15 Ağustos 2009 ·
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2006/3327
K. 2006/9534
T. 15.6.2006
• BAŞKA ERKEKLE KARI KOCA GİBİ YAŞAMA ( Sadakatsiz Kadın Yararına Tedbir Nafakasına Hükmedilmesinin Doğru Görülmediği )
•TEDBİR NAFAKASI ( Başka Bir Erkekle Karı-Koca Gibi Yaşayan Sadakatsiz Kadın Yararına Hükmedilmesinin Doğru Görülmediği )
• SADAKATSİZ KADIN ( Başka Bir Erkekle Karı-Koca Gibi Yaşayan Sadakatsiz Kadın Yararına Tedbir Nafakasına Hükmedilmesinin Doğru Görülmediği )
4721/m.169
ÖZET : Başka bir erkekle karı-koca gibi yaşayan sadakatsiz kadın yararına tedbir nafakasına hükmedilmesi doğru görülmemiştir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm tedbir nafakası ve manevi tazminat yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR :1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre sair temyiz itirazları yersizdir.
2- Başka bir erkekle karı-koca gibi yaşayan sadakatsiz kadın yararına tedbir nafakasına hükmedilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ :Temyiz edilen hükmün 2. bentte gösterilen nedenle BOZULMASINA, kararın bozma kapsamı dışında kalan bölümlerinin ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 15.06.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Kazancı
İlişkili Kavramlar: Aile Hukuku-Yargıtay Kararları · Tedbir Nafakası
15 Ağustos 2009 ·
T.C.
YARGITAY
8. HUKUK DAİRESİ
E. 2009/873
K. 2009/2621
T. 26.5.2009
• EVLİLİĞİN BOŞANMA İLE SONA ERMESİ ( Doğan Dava Hakları/Katkı Payı Talebi - Boşanma Hükmünün Kesinleşmesinin Üzerinden Bir Yıl Geçmekle Zamanaşımına Uğrayacağı )
• BOŞANMA SONUNDA DOĞAN DAVA HAKLARI ( Boşanma Hükmünün Kesinleşmesinin Üzerinden Bir Yıl Geçmekle Zamanaşımına Uğrayacağı - Katkı Payı Talebi )
• KATKI PAYI TALEBİ ( Evliliğin Boşanma Sebebiyle Sona Ermesinden Doğan Dava Hakları - Boşanma Hükmünün Kesinleşmesinin Üzerinden Bir Yıl Geçmekle Zamanaşımına Uğrayacağı )
• ZAMANAŞIMI ( Evliliğin Boşanma Sebebiyle Sona Ermesinden Doğan Dava Hakları - Boşanma Hükmünün Kesinleşmesinin Üzerinden Bir Yıl Geçmekle Zamanaşımına Uğrayacağı/Katkı Payı Talebi )
4722/m. 10/1
ÖZET : Davacı, davalı adına kayıtlı bağımsız bölümün alımındaki katkısı nedeniyle davalı eşinden katkı payı alacağı isteğinde bulunmuştur. Taraflar arasında evlilik tarihinden 1.1.2002 tarihine kadar mal ayrılığı, bir yıl içinde başka mal rejimini seçmediklerinden sonrasında ise edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir.
TMK.nun 178.maddesinde, “evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” hükmüne yer verilmiştir. Davalı vekili süresinde sunduğu cevap dilekçesinde zamanaşımı def’inde bulunmuştur. Davanın zamanaşımı süresinin geçmiş olması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekir.
DAVA : M.E.K. ile H.A. aralarındaki katkı payı alacağı davasının kabulüne dair Aydın Aile Mahkemesinden verilen 18.11.2008 gün ve 1041/1165 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği düşünüldü:
KARAR : Davacı M.E. K. vekili, davalı adına kayıtlı 1463 ada 34 parseldeki 4 numaralı bağımsız bölümün alımındaki katkısı nedeniyle davalı eşinden katkı payı alacağı isteğinde bulunmuştur. Davalı H.A.vekili, süresinde verdiği cevap dilekçesinde zamanaşımı defi’nde bulunmuştur.
Mahkemece, davanın kabulüyle 16.202 YTL’nin yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Taraflar 6.3.1987 tarihinde evlenmiş, 24.9.2002 tarihinde açılan dava sonucu boşanmalarına karar verilmiş, hüküm 30.6.2004 tarihinde kesinleşmiştir. Eşler arasında boşanma davasının açıldığı tarihte mal rejimi sona ermiştir ( TMK.nun 225/son ).
Taraflar arasında evlilik tarihinden 1.1.2002 tarihine kadar mal ayrılığı ( TMK. m. 170. ), bir yıl içinde başka mal rejimini seçmediklerinden 24.9.2002 tarihine kadar ise edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. ( 4722 s.K. md. 10/1, 4721 s.K. TMK md. 202/1. ).
TMK.nun 178.maddesinde, “evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” hükmüne yer verilmiştir. Somut olayda, boşanma kararı 30.6.2004 tarihinde kesinleşmiş görülmekte olan dava ise bir yıllık zamanaşımı süresi geçirildikten sonra 6.11.2006 tarihinde açılmıştır. Davalı vekili süresinde sunduğu cevap dilekçesinde zamanaşımı def’inde bulunmuştur.
Davanın zamanaşımı süresinin geçmiş olması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde esasa ilişkin kabul kararının verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan gerekçeler nedeniyle davalı vekilinin yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulüyle usul ve kanuna aykırı olan mahkeme hükmünün HUMK.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA ve 15,60 TL peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine, 26.05.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Kazancı
İlişkili Kavramlar: Aile Hukuku-Yargıtay Kararları · Mal Rejimi
15 Ağustos 2009 ·
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2008/12535
K. 2008/14964
T. 12.11.2008
• AİLE KONUTU ( Eşi Vefat Eden Davacı - Tespit Kararı İstemekte Hukuki Yararı Bulunduğu )
• AİLE KONUTUNUN SAĞ KALAN EŞE ÖZGÜLENMESİ ( Eşi Vefat Eden Davacının Tespit Kararı İstemekte Hukuki Yararı Bulunduğu )
ÖZET : Davacı vekili, müvekkilinin eşinin vefat ettiğini, konuttan çıkarıldığı taktirde mağdur olacağını ileri sürerek, konutun aile konutu olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir. Davacının, Türk Medeni Kanunda yer alan aile konutu ve ev eşyasının sağ kalan eşe özgülenmesi haklarını kullanabilmesi için, böyle bir tespit kararı istemekte hukuki yararı mevcuttur.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacı vekili, dava dilekçesinde; müvekkilinin eşinin 02.12.2005 tarihinde vefat ettiğini, 3/4 hissesi mirasbırakan H.. adına kayıtlı olan Ö.. Ü.. köyündeki 1230 parsel sayılı taşınmazdaki meskenin aile konutu olduğunu, ölen eşinin diğer mirasçıları tarafından bu payla ilgili olarak ortaklığın giderilmesi davası açıldığını, bu konuttan çıkarıldığı taktirde mağdur olacağını ileri sürerek, konutun aile konutu olduğunun tespitine karar verilmesini istemiş;
Mahkemece; “Türk Medeni Kanunun 194. maddesi gereğince meskenin aile konutu olduğunun tespitinin istenebilmesi için, eşlerin her ikisinin de sağ olması gerektiği, eşlerden birinin ölümü halinde Türk Medeni Kanununun 240. maddesi gereğince dava açılmasının mümkün olduğundan bahisle, istek reddedilmiştir.
Olayları açıklamak taraflara, hukuki nitelendirme hakime aittir. ( HUMK. m.76 ) Somut olayda davacı, 1/4 payı kendisine, 3/4 payı da ölen eşine ait olan konutun, aile konutu olduğunun tespitini istemiştir. Davacının, Türk Medeni Kanununun 240. ve 652. maddelerinin kendisine tanıdığı hakları kullanabilmesi için, böyle bir tespit kararı istemekte hukuki yararı mevcuttur. O halde, mahkemece yapılacak iş; tarafların tüm delillerini toplayıp, gerektiğinde keşif de yapılıp, bu konutun aile konutu olup olmadığını tespit etmekten ibarettir. Açıklanan husus üzerinde durulmadan yasal olmayan gerekçe ile isteğin reddi doğru bulunmamıştır.
SONUÇ : Temyiz edilen kararın yukarda gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 12.11.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Kazancı
İlişkili Kavramlar: Aile Hukuku-Yargıtay Kararları · Aile Konutu
15 Ağustos 2009 ·
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2008/19513
K. 2008/17669
T. 23.12.2008
• BABALIK HÜKMÜ ( Ana ve Çocuğun İsteyebileceği - Çocuğun Ergin Olduğu Tarihten İtibaren 1 Yıl İçinde Babalık Davasını Açmak Zorunda Olduğu )
• HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE ( Soybağının Kurulmasını Ana ve Çocuğun İsteyebileceği - Çocuğun Ergin Olduğu Tarihten İtibaren 1 Yıl İçinde Babalık Davasını Açmak Zorunda Olduğu )
• DAVA HAKKI ( Soybağının Kurulmasını Ana ve Çocuğun İsteyebileceği/Babaya veya Baba Ölmüşse Mirasçılarına Karşı Açılacağı - Davanın Çocuğun Alt Soyu Tarafından Açılamayacağı )
• SOYBAĞININ BELİRLENMESİ ( Ana ve Çocuğun İsteyebileceği - Davanın Çocuğun Alt Soyu Tarafından Açılamayacağı )
4721/m. 301, 302, 303
ÖZET : Çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkemece belirlenmesini ana ve çocuk isteyebilir. Dava babaya, baba ölmüşse mirasçılarına karşı açılır. Çocuk ergin olduğu tarihten itibaren 1 yıl içinde babalık davasını açmak zorundadır. Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir. Davanın çocuğun alt soyu tarafından açıldığı gibi, hak düşürücü sürelere de riayet edilmediği açıktır. Davanın reddine karar verilmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacılar; anneleri H.’nin davalıların babası M. T.’un A. ile evlilik dışı ilişkisinden doğduğunu ileri sürerek, anneleri H. ile baba olduğu iddia edilen M. T. arasındaki soybağının belirlenmesini istemişlerdir. Dava Türk Medeni Kanunu 301 vd. maddelerine dayanan babalığa yöneliktir.
Çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkemece belirlenmesini ana ve çocuk isteyebilir. ( T.M.K. md. 301/1 ). Dava babaya, baba ölmüşse mirasçılarına karşı açılır. ( T.M.K. md. 301/2 ) Çocuk ergin olduğu tarihten itibaren 1 yıl içinde babalık davasını açmak zorundadır. Bir yıllık süre geçtikten sonra gecikmeyi haklı kılan sebepler varsa sebebin ortadan kalkmasından başlayarak bir ay içinde dava açılabilir. ( T.M.K. md. 303/2, 4 )
Babalık davası açma hakkı çocuk ile anaya tanınmış olup, davanın açılabilmesi için öngörülen süreler de kanunda açıkça belirtilmiştir. Bu süreler hak düşürücü süreler olup, mahkemece re’sen dikkate alınmak zorunludur.
Toplanan delillerden davanın çocuğun alt soyu tarafından açıldığı gibi, hak düşürücü sürelere de riayet edilmediği açıktır. O halde mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanlış nitelendirme, hatalı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23.12.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Kazancı
İlişkili Kavramlar: Aile Hukuku-Yargıtay Kararları · Babalık Davası
15 Ağustos 2009 ·
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2008/248
K. 2009/7129
T. 14.4.2009
• EVLATLIK İLİŞKİSİNİN KALDIRILMASI ( Evlat Edinenler Tarafından Evlatlığa Karşı Açıldığı - Evlatlığın Evlat Edinenlere Karşı Mükellef Olduğu Vazifeleri İfada İhmal Göstermesi Evlatlık İlişkisinin Kaldırılmasının Sebebini Oluşturamayacağı )
• HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE ( Evlatlık İlişkisinin Kaldırılması - Evlatlık İlişkisinin Esasa İlişkin Noksanlıklardan Biriyle Sakat Olması Evlatlık İlişkisinin Kaldırılması Sebebi Olsa da Davanın Bu Sebebin Öğrenilmesinden İtibaren Bir Yıl ve Her Halde Evlat Edinmeden İtibaren Beş Yıl İçinde Açılması Gerektiği )
• EVLATLIĞIN EVLAT EDİNENLERE KARŞI MÜKELLEF OLDUĞU VAZİFELERİ İFADA İHMAL GÖSTERMESİ ( Evlatlık İlişkisinin Kaldırılmasının Sebebini Oluşturamayacağı )
4721/m.313/3, 316, 318, 319
ÖZET : Dava; evlatlık ilişkisinin kaldırılması isteğine ilişkin olup, evlat edinenler tarafından evlatlığa karşı açılmıştır. Evlatlığın evlat edinenlere karşı mükellef olduğu vazifeleri ifada ihmal göstermesi evlatlık ilişkisinin kaldırılmasının sebebini oluşturamaz. Evlatlık ilişkisinin esasa ilişkin noksanlıklardan biriyle sakat olması evlatlık ilişkisinin kaldırılması sebebi olsa da davanın bu sebebin öğrenilmesinden itibaren bir yıl ve her halde evlat edinmeden itibaren beş yıl içinde açılması gerekir.
[B]DAVA : [/B]Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:
[B]KARAR :[/B] Dava; evlatlık ilişkisinin kaldırılması isteğine ilişkin olup, evlat edinenler tarafından evlatlığa karşı açılmıştır.
Davacılar, evlat edinme kararının Türk Medeni Kanunu’nun 313/3. maddesinde yer alan “evlat edinilenin en az beş yıldan beri evlat edinenlerle aile halinde birlikte yaşamış olması” şartı gerçekleşmeden ve aynı Yasa’nın 316. maddesinde ifade olunan araştırma yapılmadan verildiğini, bu sebeple evlat edinmenin esasa ilişkin noksanlıkla sakat olduğunu ve evlatlığın, evlat edinenlere karşı yasal ve ailevi yükümlülüklerini yerine getirmediğini ileri sürerek evlatlık ilişkisinin kaldırılmasını istemişlerdir. Buna göre dava, Türk Medeni Kanunu’nun 318/1. maddesi yanında evlatlığın, evlat edinenlere karşı görevlerini yerine getirmemiş olmasına da dayanmaktadır. Evlat edinme kararı, davacıların başvurusu üzerine verilmiş ve temyiz edilmeyerek 25.11.2004 tarihinde kesinleşmiştir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 258. maddesinde öngörülen evlatlık akdinin iptali müessesesine yer verilmemiştir. Bu nedenle, evlatlığın, evlat edinenlere karşı mükellef olduğu vazifeleri ifada ihmal göstermesi, evlatlık ilişkisinin kaldırılması sebebi oluşturmaz.
Evlatlık ilişkisinin esasa ilişkin noksanlıklardan biriyle sakat olması, evlatlık ilişkisinin kaldırılması sebebidir ( TMK m. 318/1 ). Ancak, davanın evlatlık ilişkisinin kaldırılması sebebinin öğrenilmesinden başlayarak bir yıl ve her halde evlat edinme işleminin üzerinden beş yıl içinde açılması gerekir. Bu süre hak düşürücü süredir ( TMK m. 319 ) ve hakim tarafından re’sen gözetilir. Dava, 26.07.2006 tarihinde açılmıştır. Evlat edinme kararı, davacıların başvurusu üzerine verildiğine, davacılar esasa ilişkin noksanlığı bildiklerine göre, Türk Medeni Kanunu’nun 319/1. maddesindeki bir yıllık hak düşürücü süre geçmiştir. Davanın açıklanan sebeple reddi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.
SONUÇ : Hükmün yukarıda gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.04.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Kazancı
İlişkili Kavramlar: Aile Hukuku-Yargıtay Kararları · Evlat Edinme
15 Ağustos 2009 ·
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2009/2-73
K. 2009/118
T. 11.3.2009
• YOKSULLUK NAFAKASI ( Boşanmaya Sebep Olan Olaylar Yüzünden Kişilik Hakkı Saldırıya Uğrayan Tarafın Kusurlu Olan Diğer Taraftan Manevi Tazminat Olarak Uygun Miktarda Bir Para Ödenmesini İsteyebileceği )
• MANEVİ TAZMİNAT ( Boşanmaya Sebep Olan Olaylar Yüzünden Kişilik Hakkı Saldırıya Uğrayan Tarafın Kusurlu Olan Diğer Taraftan Manevi Tazminat Olarak Uygun Miktarda Bir Para Ödenmesini İsteyebileceği )
• KİŞİLİK HAKLARINA SALDIRI ( Manevi Tazminatın Miktarının Belirlenmesinde Kişilik Haklarına Yapılan Saldırının Niteliği ve Tarafların Ekonomik Sosyal Durumu Nazara Alınması Gerektiği )
ÖZET : Dava; karşılıklı boşanma, maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası isteğine ilişkindir. Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebileceği öngörülmüştür.
Manevi tazminat, bozulan manevi dengenin yerine gelmesi için kabul edilmiş bir telafi şekli olup boşanmaya sebep olan olayların kişilik haklarına saldırı teşkil etmesi halinde manevi tazminata hükmedilir. Manevi tazminatın miktarının belirlenmesinde ise kişilik haklarına yapılan saldırının niteliği ve tarafların ekonomik sosyal durumu nazara alınmalıdır.
Tüm dosya kapsamından davalı-k.davacı kocanın eşini başka bir kadınla aldattığı sabit olup evlilik birliği bu nedenle sona ermiştir. Davacı-k.davalı kadına boşanmaya neden olan olaylar sebebiyle kusur izafe edilemez.
DAVA : Taraflar arasındaki “Karşılıklı boşanma, maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 1.Aile Mahkemesince davacı-karşı davalının açmış olduğu boşanma davasının kabulüne, maddi-manevi tazminat ve nafaka davasının kısmen kabulüne, davalı-karşı davacının açmış olduğu davanın reddine dair verilen 13.07.2006 gün ve 2005/672 E., 2006/768 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 13.11.2007 gün ve 2006/19890 E.,2007/15584 K. sayılı ilamı ile;
( … 1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı-davalı kadının tüm, davalı-davacı kocanın aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2- Tarafların tesbit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, paranın alım gücüne, kişilik haklarına, özellikle aile bütünlüğüne yapılan saldırının ağırlığına, manevi tazminat isteyenin boşanmaya yol açan olaylarda ağır ya da eşit kusurlu olmadığı anlaşılmasına nazaran davacı-davalı kadın yararına hükmolunan manevi tazminat çoktur.
Türk Medeni Kanununun 4.maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile, Borçlar Kanununun 44. ve 49. maddeleri nazara alınarak daha uygun miktarda manevi tazminat ( TMK.174/2 ) takdiri gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.
3- Toplanan delillerden davacı-davalı kadının geliri ve malvarlığı olduğu ve bunların onu yoksulluktan kurtaracağı sabittir. Bu sebeple kadın yararına yoksulluk nafakası takdiri doğru bulunmamıştır. ) gerekçesi ile temyiz edilen kararın 2 ve 3. bentlerde gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, hükmün diğer bölümlerinin ise 1. bentteki nedenlerle ONANMASINA… ) karar verilerek dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda;manevi tazminat ve yoksulluk nafakası yönünden mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava; karşılıklı boşanma, maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası isteğine ilişkindir.
Davacı-k.davalı vekili, tarafların 1983 yılında evlendiğini, müşterek iki çocuklarının olduğunu, tarafların evliliğinin ilk yıllarının uyum içerisinde geçtiğini ancak 2002 yılından sonra davalının davranışlarında değişiklikler olduğunu, eve ilgisinin azaldığını, kocalık vazifelerini yapmamaya başladığını ve eşini başka bir kadınla aldattığını ileri sürerek 250.000 YTL.manevi, 2.000.000.000 YTL maddi tazminata ve aylık 5.000 YTL yoksulluk nafakasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı-k.davacı vekili, müvekkilinin tüm özverilerine rağmen davacının geçimsizlik yarattığını, davacının müvekkilinden maddi menfaat temin etmeye çalıştığını, müvekkilinin başka bir kadınla beraber olduğu iddiasının yerinde olmadığını, davacının maddi-manevi tazminat ve yoksulluk nafakası isteme hakkı bulunmadığını, malvarlığı ve emekli maaşı olduğunu, davacının dava dilekçesindeki haksız ve gerçek dışı beyanları nedeni ile müvekkilinin güveninin sarsıldığını, müvekkili için ortak yaşamın çekilmez hale geldiğini, boşanma kararı verilmesini, davacının haksız ve yersiz talepleri nedeni ile müvekkilinin uğradığı zararların telafisi için 250.000 YTL. manevi tazminata, 250.000 YTL. maddi tazminata hükmedilmesini, davacının davasının reddine karşı davalarının kabulüne karar verilmesini cevap ve karşı dava dilekçesinde belirtmiştir.
Mahkemenin davacı-karşı davalının açmış olduğu boşanma davasının kabulüne, maddi-manevi tazminat ve nafaka davasının kısmen kabulüne, davalı-karşı davacının açmış olduğu davanın reddine dair verdiği karar, Özel Dairece yukarıda belirtilen nedenlerle bozulmuş, mahkemece” Davacı üst refah seviyesinde yaşarken hiç kusuru olmadan, davalının ağır kusuru nedeni ile bu refah seviyesinden mahrum kaldığı, alıştığı yaşam standardının altında bir duruma düştüğü, sadece sosyal güvenlik kurumundan aldığı emekli maaşı ve aylık 100 YTL civarında bir özel sigorta emekliliği olduğu, kira getiren bir mülkü ve malvarlığı olmadığı” gerekçesi ile manevi tazminat ve nafaka yönünden önceki kararda direnilmiştir.
Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık davacı-k.davalı kadın yararına yoksulluk nafakası takdirinin yerinde olup olmadığı, manevi tazminat miktarının ise fazla bulunup bulunmadığı noktalarındadır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 175.maddesinde, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek tarafın kusuru daha ağır olmamak koşuluyla, geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebileceği, nafaka yükümlüsünün kusurunun aranmayacağı açıklanmıştır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.10.1988 gün ve 1998/2-656-688, 28.02.2007 gün ve 2007/3-84-95, 16.05.2007 gün ve 2007/2-275-275 sayılı ilamlarında da kabul edildiği gibi; yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanları yoksul kabul etmek gerekir, asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması yoksulluk nafakasının bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu olarak kabul edilmemektedir.
Yoksulluk durumu; günün ekonomik koşulları ile birlikte tarafların sosyal ve ekonomik durumları, yaşam tarzları, evlilik süreleri, evlilik boyunca ve boşanma sonrası oluşacak yaşam düzeyleri birlikte değerlendirilerek takdir edilmelidir.
Her ne kadar davacı kadının SSK’dan 449,76 YTL. yaşlılık aylığı, özel sigortadan yıllık 1.324 YTL.geliri olduğu ve hükmedilen maddi tazminat miktarı gözetildiğinde yoksulluğa düşmeyeceği ileri sürülmüşse de, hükmedilen maddi ve manevi tazminatların hukuksal dayanağı ile yoksulluk nafakasının hukuksal dayanağı birbirinden farklı olup biri diğerinin yerine ikame edilemeyeceği gibi, birini alanın diğerini alamayacağının ileri sürülmesi yasal mevzuat karşısında mümkün görülmemektedir, Ayrıca; davacının davalıya ait evde oturması, davacının her an onu evden çıkarabilecek olması, davacının gelir durumu ile davalının geliri arasında anormal sayılacak bir farkın bulunması, davacının aldığı yaşlılık aylığı ve özel sigorta miktarının davacıyı yoksulluktan kurtarmasının mümkün görünmemesi karşısında, davacıya uygun miktarda yoksulluk nafakası verilmesi gerekmektedir.
Manevi tazminat yönünden ise, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 174/2. maddesine göre, boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebileceği öngörülmüştür.
Manevi tazminat, bozulan manevi dengenin yerine gelmesi için kabul edilmiş bir telafi şekli olup boşanmaya sebep olan olayların kişilik haklarına saldırı teşkil etmesi halinde manevi tazminata hükmedilir.
Manevi tazminatın miktarının belirlenmesinde ise kişilik haklarına yapılan saldırının niteliği ve tarafların ekonomik sosyal durumu nazara alınmalıdır.
Tüm dosya kapsamından davalı-k.davacı kocanın eşini başka bir kadınla aldattığı sabit olup evlilik birliği bu nedenle sona ermiştir. Davacı-k.davalı kadına boşanmaya neden olan olaylar sebebiyle kusur izafe edilemez.
O halde dosyadaki belgelerden ekonomik durumunun çok iyi olduğu anlaşılan koca aleyhine verilen manevi tazminat miktarı ve davacı lehine hükmedilen yoksulluk nafakası yerinde olup, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
SONUÇ : Davalı-Karşı Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 11.03.2009 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
Kazancı
İlişkili Kavramlar: Aile Hukuku-Yargıtay Kararları · Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması -Boşanma · Maddi-Manevi/Tazminat-Boşanma · Yoksulluk Nafakası
22 Temmuz 2009 ·
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Türkiye’de Aile İçi Şiddetle İlgili Kararı
Özetleyerek çeviren: Feride Eroğlu
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 9 Haziran 2009 tarihinde verdiği Opuz v. Türkiye kararı ile bir davada, aile içi şiddeti engelleyemediği ve kadına karşı ayrımcılığı ortadan kaldırmak için gerekli önlemleri hayata geçirmediği gerekçesiyle, ilk kez bir devleti suçlu bulmuştur.
Avrupa Konseyi üyesi 47 ülke için de emsal niteliğinde olan ve aile içi şiddet konusuyla ilgili uluslararası mekanizmaların kullanılmasına bir örnek oluşturan bu kararın temel gerekçesini Türkiye Devleti’nin şiddet mağduru kadınları korumak için gerekli önlemleri almaması ve yasaların uygulanmasındaki eksikler oluşturmaktadır. Karara göre; bu davada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) yaşam hakkı; işkence ve kötü muamele yasağı ve ayrımcılık yasağı konusundaki maddeleri ihlal edilmiştir.
Bu çalışmada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı kapsamlı bir şekilde özetlenerek Mahkemenin aile iç şiddet konusunu ele alış biçimi ve kararın gerekçeleri açıklanmaktadır.
2. AİHM kararı
2.1. Davanın Arka Planı ve Gelişimi
Dava, başvurucu Nahide Opuz (Nahide O.) tarafından 15 Temmuz 2002 tarihinde Devlet makamlarının annesini ve kendisini, annesinin ölümü ve kendisinin kötü muameleye maruz kalmasıyla sonuçlanan aile içi şiddetten korumak konusunda başarısız olduğu iddiasıyla açılmıştır.
Diyarbakır’da yaşayan başvurucunun annesi imam nikâhı ile A.O ile evlenir. 1990 yılında A.O.’nun oğlu H.O. ile 1972 doğumlu başvurucu Nahide O. birlikte yaşamaya başlar ve 12 Kasım 1995 yılında resmi olarak evlenirler. 1993, 1994 ve 1996 yıllarında üç çocukları olur. Başvurucu ve eşinin ilişkilerinin başlangıcından beri münakaşaları şiddetlenerek artar.
1995 yılından başlayarak çeşitli tarihlerde H.O. tarafından başvurucuya ve annesine yedi ayrı durumda dayak, bıçakla yaralama, arabayı üzerlerine sürerek başvurucunun annesini ciddi şekilde yaralama, ölüm tehdidi gibi nedenlerle Diyarbakır adli mercileri nezdinde suç duyuruları, davalar, başvurucu ve annesinin çeşitli sürelerde iş göremezliklerini ve bedenlerindeki ağır hasarları kaydeden adli tıp raporları, şikayetlerin geri alınması sonucu davaların düşmesi, şikayetlerin ağır baskı ve tehdit altında geri alındığı gerekçesiyle yeni davalar açılması, H.O.’nun arabayı üzerine sürerek başvurucunun annesini yaralamaktan sonradan para cezasına çevrilen hapis cezasına çarptırılması, başvurucunun H.O.’dan boşanma davası açması gibi gelişmeler yaşanır. Sonunda, 11 Mart 2002 tarihinde H.O., başvurucunun annesini Diyarbakır’dan İzmir’e taşınmak üzere bindiği nakliye kamyonunda tabancayla öldürür. Cinayetten ve ruhsatsız silah taşımak suçlarından yargılanması sonucu H.O., Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 26 Mart 2008 tarihinde müebbet hapse mahkum edilse de saldırıyı kurbanın tahrikleri sonucu işlediği ve duruşmadaki iyi hali dikkate alınarak 15 yıl 10 aya ve 180 YTL’na mahkum edilir. Cezaevinde geçirdiği süre ve kararın temyiz incelemesi dikkate alınarak da tahliye edilir. H.O. hakkındaki kararın temyiz süreci halen devam etmektedir.
Nisan 2008 ayından bu yana başvurucu Diyarbakır’daki adli otoriteler nezdinde H.O.’nun tahliyesi sonrasında kendisini ölümle tehdit ettiğini, Diyarbakır’daki erkek arkadaşını da öldürmekle tehdit edip yerini bulmaya çalıştığını belirterek yaşamının korunması için gerekli önlemlerin alınmasını istemiştir. Başvurucunun avukatı Mayıs 2008’de AİHM’ye H.O.’nun tahliye edildiğini ve başvurucuya ölüm tehditlerinin devam ettiğini, ancak kamu makamları tarafından herhangi bir önlem alınmadığını bildirerek AİHM’den Hükümetin başvurucunun hayatını korunması için gerekli önlemleri almasının sağlamasını istemiştir.
AİHM ve Adalet Bakanlığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı ve Diyarbakır Valiliği arasında yapılan yazışmalar sonucunda H.O.’nun ifadesine başvurulmuş, H.O.’nun fotoğrafı ve parmak izleri başvurucunun ikametine yaklaşması halinde tutuklanması amacıyla bölgedeki polis karakollarına dağıtılmıştır.
2.2. Kararın Yasal Dayanakları
- İç hukukta Türk Ceza Kanunu ile Ailenin Korunmasına Dair Kanun ve ilgili genelgeler,
- Uluslararası hukukta
· BM Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW),
· CEDAW Komitesinin A.T ve Macaristan arasındaki (Temmuz 2005 tarihli karar) ve Fatma Yıldırım ve Avusturya arasındaki (Ekim 2007 tarihli karar) aile içi şiddet davalarında verdiği kararlar,
· BM Genel Kurulunun üye devletleri kadınlara karşı devlet görevlileri ya da özel kişiler tarafından uygulanan şiddetin önlenmesi, soruşturulması ve mevzuata uygun şekilde cezalandırılması için gerekli özenin gösterilmesiyle yükümlü kılmasına dair Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesi Beyanı(1993),
· BM İnsan Hakları Komisyonu Kadınlara Karşı Şiddet Özel Raportörünün Ocak 2006 tarihli raporu,
· Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Nisan 2002 tarihli üye devletlere kadınlara karşı şiddetin önlenmesi için almaları gereken önlemlere dair tavsiye kararı,
· Inter-Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi ve Komisyonu’nun özel kişilerin eylemleri dolayısıyla devleti şiddeti önlemekte gerekli özeni göstermemekle sorumlu tutan kararları (Velasquez Rodriguez v. Honduras ve Maria de Penha v. Brezilya).
- Karşılaştırmalı hukuk alanında
· Avrupa Konseyi üyesi 11 devlette, Arnavutluk, Avusturya, Bosna-Hersek, Estonya, İtalya, İspanya, İsviçre, Polonya, Portekiz, San Marino ve Yunanistan’da aile içi şiddet davalarında, mağdur başvurusunu geri çekse bile kamu otoritelerinin adli takibatı sürdürmeleri gerekmektedir.
· Avrupa Konseyi üyesi 27 devlette (Almanya, Andora, Azerbaycan, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Ermenistan, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Hollanda, İngiltere ve Galler, İrlanda, İsveç, Kıbrıs, Letonya, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Malta, Moldova, Rusya Federasyonu, Sırbistan, Slovakya, Türkiye ve Ukrayna) kamu otoritelerinin aile içi şiddet suçlularına karşı adli işlemleri sürdürüp sürdürmeme kararı konusunda, takibi şikâyete bağlı suçlar ve takibinde kamu yararı bulunan suçlar bağlamında takdir payı bulunmaktadır.
- Sivil Toplum Kuruluşlarının Raporlarında
· Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un uygulanmasındaki eksikliklere dair Temmuz 2007 tarihli raporu,
· Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Danışma ve Uygulama Merkezi’nin (KA-MER) Ailenin Korunmasına Dair Kanun uygulamalarındaki eksikler üzerine Kasım 2005 tarihli raporu,
· Diyarbakır KA-MER Acil Durum Hattı istatistikleri,
· Uluslararası Af Örgütü 2004 Raporu “Türkiye: Kadınlar Aile İçi Şiddetle Karşı Karşıya”,
· Diyarbakır Barosu Herkes İçin Adalet Projesi ve Kadın Hakları Danışma ve Uygulama Merkezinin Namus Cinayetleri üzerine Raporu.
2.3. Kabul Edilebilirlik Kararı
Türkiye Hükümeti olayların 1996–2001 yıllarında gerçekleşmesi nedeniyle davada AİHS’nin 35/1 maddesindeki 6 aylık süre kuralına uyulmadığını ileri sürmüşse de AİHM, başvurucunun annesinin öldürülme tarihini ve başvurucunun eşinin devam eden saldırı ve tehditleri dikkate alındığında bu iddiayı geçerli bulmamıştır.
Hükümetin kabul edilirlik üzerine ikinci iddiası iç hukuk yollarının tüketilmemesi olmuş, ancak AİHM iç hukuk yollarının başvurucu ve annesini aile içi şiddetten koruma konusunda etkili olmadığı gerekçesiyle bu iddiayı da geçerli bulmamış ve davayı kabul etmiştir.
2.4. AİHS 2. Maddesinin (Yaşam Hakkı) İhlali, Başvurucunun Annesinin Öldürülmesi
AİHM, başvurucu ile eşi arasında ilişkinin başlangıcından beri yaşanan şiddet olayları dikkate alındığında H.O.’nun eylemlerinin önleyici tedbirler gerektirecek ciddilikte olduğunu, başvurucu ile annesinin sağlık ve güvenliklerine süregiden bir tehdit yönelttiğini ve H.O.’nun aile içi şiddet eylemleriyle daha ileri derecede şiddet için önemli bir risk oluşturduğunun açık olduğunu belirtir. Kararda başvurucunun annesi Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurup hayatının tehlikede olduğunu söyleyerek polisin H.O.’ya karşı önlem almasını istediğinde yetkili makamların verdiği karşılığın annenin iddialarına karşı H.O.’nun ifadesine başvurmakla sınırlı kaldığı, bu başvurudan iki hafta sonra H,O.’nun anneyi öldürdüğü, yerel makamların H.O’nun ölümcül saldırısını öngörebilecekleri, sonucun ne düzeyde değişeceği bilinemese de gerekli önlemlerin alınmasındaki başarısızlığın devletin sorumluluğunu gerektirdiği ifade edilmektedir.
Hükümet başvurucunun iddialarına karşılık olarak HO.’ya karşı adli işlemlerin sürdürüldüğü her seferinde davacı ile annesinin başvurularını geri çektiğini, Türk hukukunda bedendeki yaraların 10 günden az süreli işgöremezlik raporuna neden olduğu durumlarda şikayetçilerin başvurularını geri çekmesi halinde davaların sürdürülmesi için bir gereklilik olmadığını, yetkililerce işlemlere devam edilmesi halinde aile hayatlarının, özel hayatın dokunulmazlığının ihlal edileceğini ileri sürmüş, başvurucu ise kendisi ve annesinin başvurularını H.O.’nun baskı ve ölüm tehditleri sonucunda geri çekmek zorunda kaldıklarını belirtmiştir.
AİHM, H.O.’nun ilişkinin başından beri şiddete başvurduğunu, şiddet derecesinin ilerlemesinin yalnızca olası değil tahmin edilebilir olduğunu, yerel makamların “aile meselesi” olarak algıladıkları bir konuda müdahaleden kaçınmaya aşırı ağırlık verdiğini, şikayetlerin geri çekilmesinin ardındaki motifleri dikkate aldıklarına dair herhangi bir bulguya rastlanılmadığını, şikâyetlerin H.O. dışarıda iken ya da tahliyesini takiben geri alınmasının çarpıcı olduğunu, başvurucunun annesine yönelik riskin ciddiliği karşısında özel hayat ya da aile hayatı gözetilmeksizin gerekli müdahalenin yapılması gerektiğini, yetkili makamların şikâyetlerin geri çekilmesine bakmadan bir kamu yararı konusu olarak adli takibatı sürdürmesi gerektiğini belirtmiştir. Hükümetin H.O’nun bıçak ve tabanca taşıyarak başvurucunun ikametinin etrafında dolaşmasına, tehdit etmesine rağmen hakkında yeterli delil olmaması nedeniyle tutuklanmadığı ya da başkaca bir önleme başvurulmadığı yaklaşımını eleştiren Mahkeme, aile içi şiddet davalarında Fatma Yıldırım v. Avusturya ve A.T. v. Macaristan davalarındaki CEDAW Komitesi kararında da belirtildiği gibi, şiddete başvuranın haklarının şiddete maruz kalanın yaşam hakkı ve bedensel, zihinsel bütünlüklerinin korunması hakkından üstün olamayacağını belirtir. Devletin hayatı tehlikede olan bireyleri korumak için önleyici, işlevsel tedbirler almak konusunda pozitif yükümlülükleri bulunduğuna dikkat çekerek başvurucunun koruma isteklerini tekrarlamasına rağmen polis ve mahkemenin H.O.’nun sadece ifadesini alarak serbest bırakmalarını, H.O’.nun anneyi öldürmesine kadar geçen iki hafta sürede ifade almak dışında pasif kalınmasını eleştirerek yerel makamları gerekli özeni göstermedikleri ve AİHS’nin 2.maddesi kapsamında başvurucunun annesinin yaşam hakkının korunması konusunda yükümlülüklerini yerine getirmedikleri sonucuna varır. Mahkeme ayrıca, başka davalarda da örnekler verildiği şekilde öldürücü güç kullanılmasının yetkili makamlarca soruşturulmasında çabuk karşılık verilmesinin hukuk devleti ilkesine bağlılıklarına dair kamu güveninin sağlanması ve yasadışı eylemlere hoşgörü gösterilmesinin önlenmesi için gerekli addedildiğini, H.O.’nun yargılanıp mahkum edilmesine ve aradan 6 yıl geçmiş olmasına rağmen temyiz sürecinin sonuçlandırılmamış olmamasını da cinayet davasında çabuk karşılık verilmesi olarak görülemeyeceğini belirtir.
2.5. AİHS 3. Maddesinin (İşkence ve Kötü Muamele Yasağı) İhlali, Başvurucunun Kötü Muameleye Maruz Kalması
Başvurucu, kocası tarafından sürekli kötü muameleye maruz kalmasına rağmen yetkili makamların kendisini korumakta başarısız olduğunu, aile içi şiddete duyarsızlık ve hoşgörü gösterildiğini, Hükümet ise şikayet başvurularının geri çekilmesinin adli takibatı engellediğini ve Nahide O.’nun bir sığınma evine ya da Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu misafirhanesine başvurma imkanı varken bunu yapmadığını ileri sürmüştür.
AİHM, üye devletlerin kendi yetki alanındaki bireyleri, özel kişiler eliyle gerçekleştirenler dâhil olmak üzere, işkence ve kötü/ aşağılayıcı muameleden ve cezadan korumakla yükümlü oldukları ilkesini vurguladıktan sonra başvurucunun geçmişte maruz kaldığı şiddeti, H.O.’nun tahliyesi sonrasında yönelttiği tehditleri, Türkiye’nin güneydoğusundaki kadınların savunmasız durumlarını dikkate alarak başvurucuyu devlet tarafından korunmaya hakkı olan ‘savunmasız bireyler’ grubunda değerlendirir.
Başvurucunun fiziksel yaralar ve psikolojik baskı şeklinde maruz kaldığı şiddet Mahkeme tarafından AİHS’nin 3.maddesi bağlamında kötü muamele olarak değerlendirilecek ciddiyette görülür. AİHM, olayların incelenmesinde yerel makamların, polis ve savcılığın tamamen pasif kalmadığını kabul etmektedir. Her şiddet olayından sonra başvurucu tıbbi muayeneye gönderilmiş, şiddete başvuran eşe karşı adli takibat başlatılmış, H.O. eylemleri nedeniyle sorgulanmış, iki kez gözaltına alınmış; ölüm tehditleri, bedensel zarara neden olmak, başvurucuyu yedi kez bıçaklamak nedenleriyle hakkında iddianameler düzenlemiş, para cezasına çarptırılmıştır.
Ancak tüm bu önlemler H.O.’yu daha ileri düzeyde şiddete başvurmaktan alıkoymakta yeterli olmamıştır. Hükümet başvurucunun şikayetlerini geri çekmesi nedeniyle adli takibatın sürdürülemediğini ileri sürmüşse de Mahkeme H.O.’nun eylemlerinin şikayetler geri çekilse bile adli makamlarca takibatın sürdürülmesini gerektirir ciddiyette olduğuna ve başvurucunun fiziksel bütünlüğüne yönelik tehdidin süregittiğine dikkat çeker.
AİHM, yerel makamları şiddet eylemlerinin tekrarının önlenmesinde gerekli özeni göstermemekle de eleştirir. H.O. ilk önemli saldırısında, başvurucuyu ciddi şekilde döverek hayati tehlikeye sokacak derecede yaralanmasına neden olduğunda dava karara bağlanmadan “Suçun doğası ve mağdurun sağlığına tamamen kavuşması” dikkate alınarak salıverilmiştir. Nahide O.’nun şikayetini geri çekmesi üzerine de takibat sürdürülmemiştir. H.O. başvurucuya ve annesine bıçakla saldırarak ciddi şekilde yaraladığında da soruşturma makamları anlamlı herhangi bir soruşturma yapmadan işlemleri sona erdirmiştir. Daha sonra başvurucu ve annesinin üzerlerine araba sürerek eşinin yaralanmasına, annesinin hayati tehlike derecesinde yaralanmasına neden olduğunda cezaevinde sadece 25 gün geçirmiş ve anneyi ciddi şekilde yaralamaktan para cezasına çarptırılmıştır. AİHM, özellikle Diyarbakır Sulh Ceza Mahkemesi’nin H.O.’yu eşini yedi kez bıçaklamaktan taksitlerle ödenebilecek şekilde para cezasına çarptırma kararını eleştirir.
Söz konusu saldırıların ağırlığı karşısında H.O.’nun davranışlarına verilen karşılığı açıkça yetersiz bulan AİHM’nin değerlendirmesi, bu konudaki yargısal kararların etkinlik eksikliği ve belli derecede bir hoşgörü gösterdiği ve H.O.’nun davranışları üzerinde önleyici ya da caydırıcı etkisi olmadığı yönündedir.
Hükümet 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’da mevcut tedbirlerin yanı sıra başvurucunun bir sığınakta kalmak için girişimde bulunabileceğini ileri sürmüşse de AİHM, 1998 yılında 4320 sayılı yasa yürürlüğe girmeden önce Türk hukukunda aile içi şiddete karşı, savunmasız bireyleri koruyacak belli idari ve denetsel tedbirler bulunmadığı, kanun yürürlüğe girdikten sonra da yerel makamlarca başvurucunun kocasına karşı korunması yaklaşımıyla kanunda öngörülen yolların ve yaptırımların kullanıldığına dair bir belirti olmadığını ifade eder. H.O.’nun eylemleri dikkate alınarak 4320 sayılı kanunda öngörülen tedbirler Savcılık bürosunca resen uygulanabilecekken kanunun uygulanması için Nahide O.’nun özel başvurusunun aranmasını eleştirir. Başvurucu, Hükümetin önerdiği gibi misafirhaneye kabul edilse bile bunun geçici bir çözüm olacağı, o evlerde kalan mağdurların güvenliğinin sağlanması için de herhangi bir resmi düzenleme getirilmediği belirtilir.
Başvurucunun maruz kaldığı şiddetin son bulmaması ve yetkili makamların eylemsizliğinin sürmesi AİHM için önemli bir eleştiri konusu oluşturur. H.O. cezaevinden tahliyesinin hemen ertesinde başvurucunun fiziksel bütünlüğüne tehditler yöneltmiştir. Başvurucunun, savcılıktan korunması için önlem alınmasını talep eden 15 Nisan 2008 tarihli dilekçesine rağmen, AİHM Hükümetten yetkili makamlarca alınan önlemlere dair bilgi isteyene kadar hiçbir şey yapılmadığını, bu bilgi isteğinden sonra Adalet Bakanlığının talimatıyla, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından H.O.’nun ölüm tehditleri nedeniyle sorgulandığı ve başvurucunun erkek arkadaşının ifadesinin alındığını belirtir. Mahkeme bu değerlendirmelerle yetkili makamların başvurucunun kişisel bütünlüğünün eşi tarafından ciddi şekilde ihlaline karşı etkili biçimde caydırıcı, koruyucu önlemler almakta başarısız olduğu ve AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varır.
2.6. AİHS 14. Maddesinin (Ayrımcılık Yasağı) İhlali, Başvurucu ve Annesinin Cinsiyetleri Nedeniyle Ayrımcılığa Uğramaları
Başvurucu bu maddeyle ilgili olarak Türkiye’de iç hukukun kadınlara karşı ayrımcı ve korumakta yetersiz olduğunu, annesinin öldürüldüğü tarihte yürürlükte olan Medeni Kanun ve Ceza Kanununun kadınlara karşı ayrımcı hükümler içerdiğini, 2000’li yıllarda yapılan reformlar sonrasında da aile içi şiddete hoşgörü ile yaklaşıldığını ve saldırıda bulunanlara adli ve idari makamlarca bir tür cezadan bağışıklık sağlandığını, annesi ve kendisinin kadın olmalarından dolayı AİHS 2.,3.,6. ve 13. maddelerindeki haklarının ihlal edildiğini, hiçbir erkeğin bu tür ihlallerden mağduriyetinin mümkün olmadığını ileri sürmüştür.
Hükümet, olayda söz konusu şiddet iki taraflı olduğundan toplumsal cinsiyet ayrımcılığı bulunmadığı, kurumsallaşmış bir ayrımcılığın iddia edilemeyeceği, iç hukuktaki düzenlemelerin kadınlara karşı ayrımcı olmadığı, başvurucunun annesinin yaşam hakkının kadın olduğu için yerel makamlarca korunmadığına dair kanıt olmadığı, yeni düzenlemelerle Türk mevzuatının aile içi şiddete karşı yeterli teminat sağladığı ve uluslararası standartları karşıladığı iddialarıyla, başvurunun, iç hukuk yolları tüketilmediği ya da bu iddialar yerel makamlar önüne getirilmediği gerekçeleriyle dayanaktan yoksun, davanın kabul edilemez sayılması gerektiğini ifade etmiştir.
Mahkeme, bu maddeyle ilgili değerlendirmesinde ayrımcılığa ve devletin sorumluluğuna dair kararlarına gönderme yaparak olayda aile içi şiddet bağlamında ayrımcılığı inceler.
AİHM, kadınlara karşı ayrımcılığın tanımı ve sınırlarına dair kendi içtihatları yanında Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin (CEDAW) 1.maddesini vurgulayarak CEDAW Komitesi’nin aile içi şiddetin kadınlara karşı bir ayrımcılık türü olduğunu tekrarladığına dikkat çeker. BM İnsan Hakları Komisyonu da toplumsal cinsiyete dayalı şiddet ile ayrımcılık arasındaki bağı vurgulamıştır ve yalnızca kadınlara karşı şiddetle ilgili tek bölgesel insan hakları sözleşmesi olan Belém do Pará Sözleşmesi kadınların her türlü ayrımcılıktan özgür olma hakkını da ihtiva eden şiddetten özgür olma hakkını düzenlemektedir. Inter-Amerikan İnsan Hakları Komisyonu Maria da Penha v. Brezilya davasında kadınlara karşı şiddeti devletin aile içi şiddeti soruşturmak ve önlemek konusunda gerekli özeni göstermekteki başarısızlığına bağlı bir ayrımcılık türü olarak nitelemiştir.
AİHM yukarıda sayılan uluslararası kurallar ve kararlar ışığında devletin kadınları aile içi şiddetten korumakta başarısızlığı olduğu, kadınların eşit yasal korunma haklarının ihlal edildiği ve bunun kasıtlı olmasının da gerekmediği sonucuna varır.
Türkiye’de aile içi şiddet konusuna gelince AİHM, yasalarda yapılan reformları dikkati alarak ayrımcılığın yasalara dayalı olmadığına ancak yerel makamların, aile içi şiddetten yakındıklarında kadınlara polis merkezlerinde davranışlarından ve mağdurlara etkili koruma sağlanmasındaki yargısal edilgenlikte görülen genel tutumlarından kaynaklandığına, Türk hükümetinin de CEDAW Komitesi önünde aile içi şiddet konusu tartışılırken uygulamadaki bu zorlukları dile getirdiğine dikkat çeker.
AİHM, kadınlara karşı ayrımcılığı göstermek üzere başvurucu tarafından mahkemeye sunulan Diyarbakır Barosu ve Uluslararası Af Örgütü’nün rapor ve istatistiklerindeki bulgu ve sonuçlara Türk hükümeti tarafından itiraz edilmediğinden hareketle bu davadaki kendi bulgularıyla birlikte bu raporları da dikkate alır. Raporlarda en yüksek aile içi şiddet bildirimi sayısının başvurucunun da olay tarihinde yaşamakta olduğu Diyarbakır’da görüldüğü, hepsi kadın olan mağdurların fiziksel şiddete maruz kaldıkları, büyük çoğunluğun Kürt kökenli ve okumaz-yazmaz ya da düşük eğitimli, genellikle bağımsız bir gelir kaynağından yoksun olduğu gözlenmektedir. Dahası, hükümet tarafından aile içi şiddete maruz kalan kadının başvuru kaynaklarından biri olarak gösterilen 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunu’nun uygulanmasında da ciddi sorunlar bulunmaktadır. Anılan kuruluşlarca yapılan araştırmalar, mağdurlar polis merkezlerine aile içi şiddet bildiriminde bulunduğunda, polis memurlarının şikayetleri soruşturmak yerine mağdurları evlerine dönmeye ve şikayetlerini geri almaya ikna ederek arabulucu rolünü üstlenmeye çalıştığını işaret etmektedir. Polis memurları konuyu kendilerinin karışamayacakları bir aile meselesi olarak düşünmektedirler.
AİHM bu raporlardan, mahkemelerin konuya acil durum değil de boşanma davası şeklinde yaklaşmaları nedeniyle 4320 sayılı yasaya göre tedbir kararı verilmesinde makul olmayan gecikmeler yaşandığının, şiddete başvuranlara tedbir kararlarının tebliğinde de polis memurlarının olumsuz yaklaşımları nedeniyle gecikmeler görüldüğünün, aile içi şiddete başvuranların mahkemelerin gelenek, görenek ve namus gerekçeleriyle cezalarda indirime gitmeleri nedeniyle caydırıcı ceza almadıklarının anlaşıldığını ifade eder.
AİHM’ne göre söz konusu raporlar, aile içi şiddete yetkili makamlarca müsamaha edildiğini ve hükümetçe işaret edilen araçların etkili bir şekilde işlemediğini ileri sürmektedir. Benzer bulgu ve kaygılar CEDAW Komitesi’nce “aile içi şiddet de dahil olmak üzere kadına karşı şiddetin süregittiği”nin tespit edildiği ve Hükümetin kadına karşı şiddeti önlemek ve mücadele etmek için çabalarını yoğunlaştırmaya davet edildiği raporlarda da ifade edilmiştir. CEDAW Komitesi kadına karşı şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurlarına koruma ve destek hizmetleri sağlanması, saldırganların cezalandırılması ve rehabilitasyonu için Ailenin Korunmasına Dair Kanun ve ilgili politikaların işlevselliğini dikkatle gözlemek ve kanunu layıkıyla uygulamak gereğinin altını çizmiştir.
Yukarıda anılanların ışığında AİHM, başvurucunun ileri sürdüğü ve hükümetçe de itiraz edilmeyen istatiksel verilerle desteklediği gibi, Türkiye’de aile içi şiddetin esas olarak kadınları etkilediği, yargısal sistemin genel ve ayrımcı edilgenliğinin aile içi şiddete yardımcı bir iklim yarattığının, tersi ispat edilmedikçe iddiayı ispata yeterli ve geçerli delillerle ( prima facie) gösterildiği sonucuna varır.
AİHM’ne göre bu davada ceza hukuku sisteminin başvurucu ile annesinin kişisel bütünlüklerine karşı H.O.’nun yasadışı eylemlerinin etkili şekilde önlenmesini sağlayıcı, yeterli caydırıcı etkisi olmamış, böylelikle başvurucu ile annesinin AİHS’nin 2. ve 3. maddeleriyle garantiye alınan hakları ihlal edilmiştir.
Türkiye’deki genel ve ayrımcı yargısal edilgenliğin, maksatlı olmasa da, esas olarak kadınları etkilediği dikkate alındığında AİHM, başvurucu ile annesinin uğradıkları şiddetin kadınlara karşı ayrımcılığın bir şekli olan “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet” olduğu görüşüne varır. Mahkemeye göre son yıllarda hükümetçe gerçekleştirilen reformlara rağmen yargı sisteminin bu reformlara yanıt vermeyişi ve saldırganlara, bu davada gözlendiği üzere, tanınan cezadan bağışıklık CEDAW bağlamında aile içi şiddet konusunda uygun önlemleri almak taahhüdünde yetersizliğe işaret etmektedir.
2.7. Tazminat
Başvurucu ile annesinin AİHS’nin 2. ve 3. maddeleriyle garanti altına alınan haklarının korunmasında iç hukuk yollarının etkisizliğini dikkate alan AİHM, başvurucunun iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden muaf tutulmasını sağlayacak özel şartların varolduğu sonucuna vararak hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını reddeder.
AİHS’nin 2. ve 3. maddeleri ile bu maddelerle birlikte okunduğunda 14. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varan AİHM, başvurucuya annesinin öldürülmesiyle çektiği acı ve elem, kocası tarafından gerçekleştirilen aile içi şiddeti önlemek için yetkili makamların yeterli önlemleri almaktaki ve eşine caydırıcı ceza vermekteki başarısızlığı nedeniyle 30.000 Euro manevi tazminat olarak ve dava giderleri için de, Avrupa Konseyi’nden alınan 1494 Euro tutarındaki adli yardim kesilmek üzere, 6500 Euro ödenmesine karar verir.
3. Sonuç
Kadınlara karşı şiddet davalarıyla ilgili olarak Avrupa Konseyi üyesi tüm devletlerin hukuk sistemlerinde etkiler yaratacak olan 9 Haziran 2009 tarihli bu karar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 3. Dairesince, Türk yargıcın da dahil olduğu 7 üye tarafından, oybirliği ile verilmiş olup Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46/3. maddesi uyarınca kesinleşmesi aşağıdaki şartlara bağlıdır.
· Taraflar davanın Büyük Daire’ye gönderilmesini istemediklerini beyan ederlerse veya,
· karardan itibaren üç ay içerisinde davanın Büyük Daire’ye gönderilmesi istenmezse ya da
· Kurul. 43. maddede öngörülen Büyük Daireye gönderilme istemini reddederse.
AİHS’nin 43. maddesine göre bir Daire kararının verildiği tarihten itibaren üç ay içinde ve istisnai durumlarda, dava taraflarından her biri, davanın Büyük Daire’ye gönderilmesini isteyebilir. Büyük Daire bünyesinde beş yargıçtan oluşan bir kurul, dava, Sözleşme ve Protokollerinin yorumuna ya da uygulanmasına ilişkin ciddi bir sorun doğuruyorsa ya da genel nitelikli ciddi bir konu teşkil ediyorsa istemi kabul eder. Kurul istemi kabul ederse Büyük Daire bir hüküm ile davayı sonuçlandırır.
Mahkemenin kararı kesinleştikten sonra yayınlanır ve kararın uygulanmasını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne gönderilir.
Bu Sözleşmenin amacı bakımından “kadınlara karşı ayrımcılık” terimi siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel, kişisel veya diğer alanlardaki kadın ve erkek eşitliğine dayanan insan haklarının ve temel özgürlüklerin, medeni durumları ne olursa olsun kadınlara tanınmasını, kadınların bu haklardan yararlanmalarını veya kullanmalarını engelleme veya hükümsüz kılma amacını taşıyan veya bu sonucu doğuran cinsiyete dayalı her hangi bir ayrım, dışlama veya kısıtlama anlamına gelir.
İlişkili Kavramlar: A.İ.H.M. Kararları · Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
13 Temmuz 2009 ·
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2008/894
K. 2008/2245
T. 25.2.2008
• AİLE KONUTU ( Taşınmazın Tapu Kaydına Aile Konutu İle İlgili Şerhin Verilebilmesi İçin O Konutun Eşlerden Birine Ait Olmasının Zorunlu Olduğu )
• ŞERH VERİLMESİ ( Aile Konutu Olan Taşınmazın Tapu Kaydına Aile Konutu İle İlgili Şerhin Verilebilmesi İçin O Konutun Eşlerden Birine Ait Olmasının Zorunlu Olduğu )
• MÜLKİYETİ 3. KİŞİYE AİT OLAN TAŞINMAZ ( Eşlerce Aile Konutu Olarak Kullanılıyor Olsa Bile Hak Sahibi Olan 3. Kişinin Bu Taşınmaz Üzerindeki Mülkiyet Hakkını Sınırlayıcı Şekilde Tapu Kütüğüne Aile Konutu Şerhi Verilemeyeceği )
4721/m.194
ÖZET : Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi gereğince aile konutu olan taşınmazın tapu kaydına, aile konutu ile ilgili şerhin verilebilmesi için, o konutun eşlerden birine ait olması zorunludur. Mülkiyeti üçüncü kişiye ait bir taşınmaz eşlerce aile konutu olarak kullanılıyor olsa bile, hak sahibi olan 3. kişinin bu taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını sınırlayıcı şekilde, tapu kütüğüne aile konutu şerhi verilemez.
DAVA : Yukarıda tarihi, konusu ve tarafları gösterilen hükmün; onanmasına dair Dairemizin 2.10.2007 gün ve 17890-13145 sayılı ilamiyle ilgili karar düzeltme isteminde bulunulmakla, evrak okundu, gereği düşünüldü:
KARAR : 1-Davalının nafakalara yönelik karar düzeltme isteğinin incelenmesinde;
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 23.6.1996 gün 4146 sayılı kanun ile değişik 440/III-1 maddesi ile taşınır mal ve alacak davalarında karar düzeltme sınırı 1.1.1998 tarihinden itibaren 300.000.000 liraya 1.1.2000 tarihinden itibaren 600.000.000 liraya 21.7.2004 tarihinden itibaren 6.000.000.000 liraya çıkarılmıştır.
Hukuk Genel Kurulu; 30.03.2005 gün ve 196-239 sayılı kararında açıklanan gerekçelerle, temyiz ve karar düzeltmelerde, bağlanan yıllık nafaka miktarının gözetileceğini açıklamıştır. Benimsenen bu ilkeler doğrultusunda gerek temyiz, gerekse karar düzeltmeler de üst sınır yıllık nafaka miktarıyla belirlenmelidir.
Karar tarihi itibariyle yıllık nafaka miktarına göre karar düzeltilmesi istenemez. Bu nedenle karar düzeltme dilekçesinin reddi gerekmiştir.
2-Aile konutuna ilişkin karar düzeltme istemine gelince; Türk Medeni Kanununun 194. maddesi gereğince aile konutu olan taşınmazın tapu kaydına, aile konutu ile ilgili şerhin verilebilmesi için, o konutun eşlerden birine ait olması zorunludur. Mülkiyeti üçüncü kişiye ait bir taşınmaz eşlerce aile konutu olarak kullanılıyor olsa bile, hak sahibi olan üçüncü kişinin bu taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını sınırlayıcı şekilde, tapu kütüğüne aile konutu şerhi verilemez.
Aile konutu şerhi konulması istenilen 10 nolu bağımsız bölümün 1999 yılından bu yana üçüncü kişi durumdaki Sare Ateş’e ait olduğu ve bu kişi adına tapuda kayıtlı bulunduğu davanın ise 26.9.2005 tarihinde açıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda davacının üçüncü kişiye ait bu taşınmazın tapu kaydına konutla ilgili şerh verilmesi yönündeki isteğinin reddi gerekirken, hükmün bu bölümü de sehven onanmış olmakla davalının bu yöne ilişkin karar düzeltme isteğinin kabulüne, dairemizin onama ilamının aile konutuna mühasır olarak kaldırılmasına, hükmün yukarıda gösterilen sebeple aile konutu yönünden bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.
SONUÇ : Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 440/I-4. maddesi gereğince davalının karar düzeltme talebinin aile konutuyla ilgili bölüm yönünden kabulüne, dairemizin 2.10.2007 tarihli 2006/17890 esas ve 2007/13145 karar sayılı onama ilamının aile konutuna münhasır olarak kaldırılmasına, hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple aile konutu şerhi verilmesi yönünden BOZULMASINA, davalının nafakalara yönelik karar düzeltme isteğinin yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple REDDİNE, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 25.02.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Kazancı Bilişim
İlişkili Kavramlar: Aile Hukuku-Yargıtay Kararları · Aile Konutu
13 Temmuz 2009 ·
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2007/19321
K. 2008/17090
T. 16.12.2008
• [B]KATKI PAYI ALACAĞI [/B]( Ödemenin Ne Kadarlık Bölümünün Evlilik Birliği İçinde Yapıldığının Tespiti ve Yapılan Ödemelere Taşınmazın Edinilme Tarihindeki Kocanın İaşe Yükümlülüğü de Gözetilerek Bilirkişiden Yeniden Rapor Alınması Gerektiği )
• [B]EVLİLİK BİRLİĞİ İÇİNDE YAPILAN ÖDEME [/B]( Ne Kadarlık Bölümünün Yapıldığının Tespiti ve Yapılan Ödemelere Taşınmazın Edinilme Tarihindeki Kocanın İaşe Yükümlülüğü de Gözetilerek Bilirkişiden Yeniden Rapor Alınması Gerektiği )
• [B]KOCANIN İAŞE YÜKÜMLÜLÜĞÜ[/B] ( Katkı Payı Alacağı - Ödemenin Ne Kadarlık Bölümünün Evlilik Birliği İçinde Yapıldığının Tespiti ve Yapılan Ödemelere Taşınmazın Edinilme Tarihindeki Kocanın İaşe Yükümlülüğü de Gözetilerek Bilirkişiden Yeniden Rapor Alınması Gerektiği )
743/m.152
4722/m.10/1
[B]ÖZET :[/B] Katkıya dayanan alacak davasına konu olan taşınmazın, tarafların evlenmelerinden önce ipotekli konut kredisi kullanılarak davalı tarafından satın alındığı, konuta ilişkin kredi borcunun ödendiği anlaşılmaktadır. Davacı, davalının bankaya olan kredi borçlarının ödenmesine katkıda bulunduğunu ileri sürdüğüne göre, bankadan alınan bu kredi ilgili sözleşme örneği ve geri ödemelere ilişkin ödeme kayıtları getirtilerek, ödemenin ne kadarlık bölümünün evlilik birliği içinde yapıldığının tespiti ve yapılan ödemelere, taşınmazın edinilme tarihinde yürürlükte olan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 152. maddesinde yer alan kocanın iaşe yükümlülüğü de gözetilerek davacının geliri ile sağlayabileceği katkı miktarı yönünden bilirkişiden yeniden rapor alınması ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek ulaşılacak sonuç uyarınca karar verilmesi gerekir.
[B]DAVA : [/B]Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hükmün temyizen murafaa icrası suretiyle tetkiki istenilmekle duruşma için tayin olunan bugün duruşmalı temyiz eden davacı vekili Av. S.P. ve karşı taraf temyiz eden davalı G.U. B.i geldi. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
[B]KARAR : [/B]1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle davalı tarafından “katkı payı alacağına” yönelik usulüne uygun harcı yatırılarak açılan bir dava ve karşılık dava bulunmamasına göre tarafların aşağıdaki bendin dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Tarafların boşanmalarına ilişkin karar, 30.6.2004 tarihinde kesinleşmiştir. Aralarında 1.1.2002 tarihine kadar “mal ayrılığı” ( TKM. m.186-190 ), bu tarihten boşanma davasının açıldığı 4.9.2002 tarihine kadar “edinilmiş mallara katılma rejimi”nin geçerli olduğu tartışmasızdır. ( 4722 s. Yürürlük K. m.10/1 )
Katkıya dayanan alacak davasına konu olan taşınmazın, tarafların evlenmelerinden önce ipotekli konut kredisi kullanılarak davalı tarafından satın alındığı, konuta ilişkin kredi borcunun en son 27.6.2002 tarihinde ödendiği anlaşılmaktadır. Davacı, davalının bankaya olan kredi borçlarının ödenmesine katkıda bulunduğunu ileri sürdüğüne göre, bankadan alınan bu kredi ilgili sözleşme örneği ve geri ödemelere ilişkin ödeme kayıtları getirtilerek, ödemenin ne kadarlık bölümünün evlilik birliği içinde yapıldığının tespiti ve 1.1.2002 tarihine kadar yapılan ödemelere, taşınmazın edinilme tarihinde yürürlükte olan 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 152. maddesinde yer alan kocanın iaşe yükümlülüğü de gözetilerek davacının geliri ile sağlayabileceği katkı miktarı yönünden bilirkişiden yeniden rapor alınması ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek ulaşılacak sonuç uyarınca karar verilmesi gerekir. Açıklanan hususlar gözetilmeden eksik araştırma ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.
[B]SONUÇ :[/B] Temyiz edilen kararın yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre “katkı payı alacağına” ilişkin diğer yönlerin incelenmesine yer olmadığına, bozma kapsamı dışında kalan ve incelenmeyen yönler haricindeki kısımların yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 16.12.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Kazancı Bilişim
İlişkili Kavramlar: Aile Hukuku-Yargıtay Kararları · Mal Rejimi
13 Temmuz 2009 ·
.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2008/3618
K. 2009/9413
T. 12.5.2009
• EVLENEN KADININ SOYADI ( Kocasının Soyadını Alacağı/Yazılı Başvuruyla Öncekini Kullanabileceği - Mahkemece Kocasının Soyadını Taşımaması Sonucu Doğuracak Şekilde Karar Verilemeyeceği )
• VATANDAŞLIKLARI FARKLI OLAN EŞLER ( Kadının Soyadı Düzeltme Talebinde Bulunduğu - Evliliğe Müşterek Mutad Mesken Hukuku Bulunmadığı Takdirde Türk Hukuku Uygulanacağı )
• YABANCI İLE EVLİLİK ( Sonucunda Vatandaşlıktan Çıkarılıp Yeniden Alınma İşlemleri Sırasında Yanlış Yazılan Soyadının Düzeltilmesi Talebi - Müşterek Mutad Mesken Hukuku Bulunmadığı Takdirde Türk Hukuku Uygulanacağı )
• SOYADININ DÜZELTİLMESİ ( Yabancı İle Evli Olan Kadın/Kocasının Soyadını Alacağı Ancak Yazılı Başvuruyla Öncekini Kullanabileceği - Mahkemece Kocasının Soyadını Taşımaması Sonucu Doğuracak Şekilde Karar Verilememesi Gereği )
• EVLİLİĞE UYGULANACAK HUKUK ( Vatandaşlıkları Farklı Olan Eşler - Müşterek Mutad Mesken Hukuku Bulunmadığı Takdirde Türk Hukuku Uygulanacağı )
• VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILMA ( Suriye Uyruklu Şahısla Evlenmesi Üzerine/Yeniden Alınma İşlemleri Sırasında Yanlış Yazılan Soyadının Düzeltilmesi Talebi - Öncelikle Evliliğe Uygulanacak Hukukun Belirlenmesi Gereği )
5718/m. 2, 13
4721/m. 187
ÖZET : Dava, Suriye uyruklu bir şahısla evlenmesi üzerine Türk vatandaşlığından çıkarılan davacının, yeniden Türk vatandaşlığına alınma işlemleri sırasında yanlış yazılan soyadının düzeltilmesine ilişkindir.Davacının evlenme nedeniyle taşımakta olduğu kocasına ait soyadının değiştirilmesine ilişkin talebinde, öncelikle evlenmenin genel hükümlerine göre uygulanacak hukukun belirlenmesi ve buna göre bir karar verilmesi gerekir. Evlenmede uygulanacak hukuk, taraflar ayrı vatandaşlıktalarsa müşterek mutad mesken hukuku, bulunmadığı takdirde Türk hukukudur. Davaya Türk Hukukunun uygulanacağı kabulüne göre ise, evlenen kadın, kocasının soyadını alır; ancak yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir. Mahkemece bu hüküm gözönünde bulundurulmaksızın, evli kadının kocasının soyadını taşımaması sonucu doğuracak şekilde karar verilemez.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacı Zeynep vekili tarafından Nüfus Müdürlüğüne karşı açılan davada, Suriye uyruklu bir şahısla evlenmesi üzerine Vatandaşlık Kanununun 25. maddesi uyarınca 1969 yılında Türk vatandaşlığından çıkarılan davacının, anılan Kanunun 8. maddesi gereğince 1991 yılında yeniden Türk vatandaşlığına alınma işlemleri sırasında A… olarak yanlış yazılan soyadının B… olarak düzeltilmesine karar verilmesinin istenildiği, yapılan yargılama sonucunda mahkemece davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun “Evlilik ve genel hükümleri” kenar başlığını taşıyan 13. maddesinin üçüncü fıkrasında;”Evliliğin genel hükümleri, eşlerin müşterek milli hukukuna tabidir. Tarafların ayrı vatandaşlıkta olmaları halinde müşterek mutad mesken hukuku, bulunmadığı takdirde Türk hukuku uygulanır” hükmü yer almaktadır.
Anılan Kanunun 2. maddesinde de hakimin, Türk Kanunlar İhtilafı Kurallarını ve bu kurallara göre yetkili olan yabancı hukuku re’sen uygulaması öngörülmüştür.
Dava, davacının evlenme nedeniyle taşımakta olduğu kocasına ait soyadının değiştirilmesine ilişkindir. Mahkemece yukarıda değinilen hükümler göz önünde bulundurularak, öncelikle evlenmenin genel hükümlerine göre uygulanacak hukukun belirlenmesi ve buna göre bir karar verilmesi gerekirken, bu hususa uyulmaksızın verilen karar usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.
Kabule göre ise; 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun “Kadının soyadı” kenar başlığını taşıyan 187. maddesinde yer alan: “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.” Hükmü uyarınca evlenen kadın, kocasının soyadını alır. Mahkemece bu hüküm gözönünde bulundurulmaksızın, evli kadının kocasının soyadını taşımaması sonucu doğuracak şekilde karar verilmesi de usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, 12.05.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Kazancı Bilişim
İlişkili Kavramlar: Aile Hukuku-Yargıtay Kararları · Evlenen Kadının Soyadı