10 Temmuz 2010 ·
Boşanmış Kadının Korunma İsteği Karşısında Devlet Ve Yargı Eylemsiz Kalamaz
T.C.
İSTANBUL
1. AİLE MAHKEMESİ
KARAR
ESAS NO : 2010/19 D.İş
KARAR NO : 2010/25
HAKİM : İZZET DOĞAN 19054
KATİP : GÜL SEZİK 135007
TEDBİR İSTEYEN : E.D.
KARŞI TARAF : H.D.
TEDBİR KONUSU : 4320 Sayılı Yasaya Göre Koruma Kararı
TALEP TARİHİ : 07/06/2010
KARAR TARİHİ : 05/07/2010
Tedbir isteyen E.D. eşi tarafından şiddete maruz kaldığını, kendi yararına olmak üzere 4320 sayılı yasadaki tedbirlerin uygulanmasını talep etmiş olup, dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda;
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Avrupa ülkelerinden çoğu, ayrıca Avusturalya, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada 1970′li yıllardan sonra kabul ettikleri yasalarla aile içi şiddeti önlemeyi amaçlamışlardır.
20 Aralık 1993 tarihinde BM Genel Kurulu’nda kabul edilen “Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Bildirge” kadına karşı şiddetin önlenmesinde çok önemli Uluslar arası bir belgedir.
Avrupa Parlementosu 1997 yılında “ Avrupa Çapında Kadınlara Karşı Şiddete Sıfır Hoşgörü” kararı ile “1999 yılının Avrupa Kadınlara Karşı Şiddete Hayır Yılı” olarak duyurulmasını veğ bu amaçla kampanyalar düzenlenmesini öngörmüştür.
Uluslararası gelişmelerin yansımaları geçikmemiş ve 1980′li yıllarda, şiddeti önlemeye yönelik çalışmalar ülkemizde de başlamıştır.
Türkiye, Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni 1985 yılında imzalanmış ve sözleşme ülkemizde 1986 yılında yürürlüğe girmiştir.
Avrupa Birliği müktesebatına uyum çerçevesinde düzenlenen Ulusal Program Siyasi Kitleler Bölümü’nde , “Kadın-Erkek eşitliğinin özellikle uygulamada sağlanması bir öncelik alanı olacaktır” denilmektedir. Unutmamak gerekir ki anayasamızın 90/son fıkrası uyarınca “ Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar için anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz” denilmektedir. Usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin Uluslar arası sözleşmeler yanı konuyu düzenleyen iç hukuk kurallarının üstünde yer alırlar.
Gerek Uluslar arası gelişmeler ve gerekse ülkemizde yapılan çalışmalar sonucu 14 Ocak 1998 tarihinde “4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun” kubul edilmiştir. İşte bu yasa ile aile içi şiddet ilk kez bir hukuksal kavram olarak karşımıza çıkmıştır. 4320 sayılı bu yasanın genel gerekçesinde; “Aile içi şiddetin zararları sadece toplum açısından değil, birey açısından da tehlikeli sonuçlar yaratmaktadır. Aile içi şiddet, sevgi, şefkat ve merhamet göstermesi gereken bir kişi tarafından uygulandığından, şiddete maruz kalan aile bireyinin ruhi yapısında hayatı boyunca silinmesi zor izler bırakmaktadır” denilmektedir.
Anayasamızın, ailenin korunması başlıklı 41. maddesinde, ailenin Türk toplumunun temeli olduğu belirtildikten sonra devletin ailenin huzur ve refahı, özellikle ananın ve çocukların korunması için gerekli önlemleri alacağı öngörülerek devlete koruna görevleri yüklemiştir.
7 Mayıs 2004 tarihinde anayasamızda yapılan değişiklikler kapsamında “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddede değişiklik yapılarak; “Kadın ve erkek eşit haklara sahiptir, devlet , bu eşitliğin yaşama geçirilmesini sağlamakla yükümlüdür” hükmü getirilmiştir.
İşte Türkiye’nin sorunu da bu eşitliğin yaşama geçirilmemesi, uygulamalarda erkek egemen bakış açılarını değiştirememesidir.
Türkiye’nin 4. ve 5. Birleştirilmiş CEDAW Komitesi, öncelikle Türkiye’den CEDAW Sözleşmesi’nden doğan yükümlülüklerinin tümünün “sistemli ve devamlı” bir uygulama ile yerine getirilmesini istemiştir. Prof. Acar’a görebu husus çarpıcı ve gerçekçi bir tespittir. Ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bir kadın-erkek eşitliği olmadığı, bu yönde acil ve Türkiye’nin Uluslar arası taahhütleri ile tutarlı adımlar atılması gereği yadsınamaz bir olgudur.
Hemen ve önemle belirtelim ki Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslar arası Sözleşmesi’nin (CEDAW) 2 E maddesi, “Taraf devletler, herhangi bir kişi, kuruluş veya teşebbüsün kadınlara karşı ayrım yapmasını önlemek için bütün uygun önlemleri alır” demekle özel kişilerin davranışlarından da devleti sorumlu tutmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 9 Haziran 2009 tarihli Opuz/ Türkiye kararından çok önce 3420 sayılı, Ailenin Korunmasına Dair yasada 5636 sayılı yasayla yapılan ve 04/05/2007 günlü Resmi Gazetede de yayınlanarak yürürlüğe giren değişiklik üzerine bu değişiklik de “ayrı yaşayan aile bireylerinden eş ve çocukların yanında eşlerinde korunma kapsamına alınmamasının büyük bir eksiklik olduğu” belirtilmiş ve bu husus eleştirilmiştir. (bknz. İzzet Doğan İstanbul Barosu Dergisi yıl 2008/3 Mayıs- Haziran syf. 1230 Kadına Yönelik Şiddet Uluslar arası Belgeler 4320 Sayılı Ailenin Korunması İlişkin Yasa ve Bu Yasada Yapılan Değişiklikler Üzerine Bir İnceleme)
AİHM 9 Haziran 2009 tarihli Opuz/Türkiye kararında Kadına karşı şiddeti yargılamış ve bu davada üç ayrı aykırılık (ihlal) bulmuştur. Bunlar yaşam hakkının ihlali, kadına gösterilen şiddetin kötü muamele olarak nitelendirilmesi ve bu bağlamda cinsiyete dayalı şiddetin önlenmesinin devletin görevi olduğu ayrıca kadına karşı şiddetin bir tür ayrımcılık olduğu hususları ile
Bize göre 4320 sayılı yasayı Uluslararası Sözleşmeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin özellikle Opuz/Türkiye kararından bağımsız olarak uygulamak Türk yargısı için mümkün değildir ve olanaksızdır.
Somut olayımızda önlem isteyen E. D.in boşanmış olması onun devletin sorumluluğunda olan yaşam hakkının güvenceye alınması ve ona karşı gösterilecek şiddetten korunmasına engel değildir. E. D. devlet tarafından korunma hakkı olan; “SAVUNMASIZ BİREYLER” kapsamı içinde değerlendirilmelidir. Dolayısıyla şiddete karşı kalma olasılığının bulunması yeterli sayılarak yaşam hakkı ve bedensel, zihinsel bütünlüklerinin korunması gerekir. Konu tamamen AİHS 2. maddesi ve 3. maddesi kapsamında ele alınmıştır. Başvurucunun korunma isteği karşısında devletin ve yargının eylemsiz kalması söz konusu olamaz. Burada, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcığın Önlenmesi Sözleşmesi’nin “CEDAW” 1. maddesi uyarınca CEDAW Komitesinin aile içi şiddetin kadınlara karşı bir ayrımcılık türü olduğunu tekrarladığını unutmamak gerekir. Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin birçok kararında evlilik dışı birliktelik ve yakın yaşam arkadaşlığı aile kavramı kapsamı içerisinde sayılmaktadır. Tüm bu nedenlerle başvurucunun “korunması” ve şiddet uygulama olasığı bulunan diğer taraf için “geri dur” emrinin verilmesi yasaya uygun olmasa bile mahkememizce hukuka uygun olarak kabul edilmiştir.
Bu nedenlerle ve tüm bu dosya kapsamına göre ;
HÜKÜM:
1- Talebin KABULÜNE, Sokakta veya başka bir yerde tarafların karşılaşması halinde H. D.in, E..D’e 15 metreden fazla yaklaşmamasına ve mesafeyi H.D.’in muhafaza etmesine,
2- Kusurlu eş H.’İn eşi E.D’e ve aynı çatı altında yaşayan aile bireylerine karşı 3 ay süreyle Şiddete veya korkuya yönelik söz ve davranışlarda bulunmamasına, Müşterek evin tahsisi ve eve veya işyerlerine yaklaşmamasına, Eşyalara zarar vermemesine, İletişim araçları ile rahatsız etmemesine, Silâh veya benzeri araçların teslimine, Alkollü veya uyuşturucu madde kullanarak konuta veya işyerine gelmemesine veya bu maddeleri kullanmama ’sına,
3- Varsa silah veya benzeri araçların tarafından zabıtaya teslimine,
4- 4320 Sayılı Yasaya göre verilen koruma kararlarının 3 ay için geçerli sayılmasına,
5- Hükmolunan tedbirlere aykırı davranılması halinde tutuklanacağı veya hürriyeti bağlayıcı cezaya çarptırılacağı hususunun kusurlu eş H.D.a ihtarına,
6- Kararın bir örneğinin tedbir isteyene verilmesine, bir örneğinin de gereği için resen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,
7- Harç alınmasına yer olmadığına,
İtiraz yolu açık olmak üzere dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda karar verildi. 05/07/2010
Katip 135007
Hakim 19054
İZZET DOĞAN
İlişkili Kavramlar: 4320-Mahkeme Kararları
16 Mayıs 2010 ·
16.05.2010
Kadınlara Hukuki Destek Merkezi Okuyucu Sayısı = 10.000.743
Destek veren ve emeği geçen herkese teşekkürlerimizle
KAHDEM EKİBİ
Kadınlara Hukuki Destek Merkezi (KAHDEM)
İlişkili Kavramlar: Diğer
7 Nisan 2010 ·
T.C.
ANKARA
8. AİLE MAHKEMESİ
ANAYASAYA AYKIRILIK İDDİASI
ESAS NO : 2009/1516 Esas
HAKİM : ERAY KARINCA 26084
KATİP : ZAKİNE ARMAN 46946
DAVACI :A. P.
VEKİLİ : Av.
DAVALI : Nüfus Müdürlüğü
DAVA : Kızlık soyadını evlilik halinde de kullanmaya izin istemi
DAVA TARİHİ : 16/11/2009
ARA KARAR TARİHİ : 15/03/2010
Davacı tarafından davalı Nüfus Müdürlüğü aleyhine açılan kızlık soyadını evlilik halinde de kullanmaya izin verilmesi istemine ilişkin davanın mahkememizde yapılan açık duruşması sonunda verilen 18/03/2010 tarihli ara kararı uyarınca,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacı, vekili aracılığıyla verdiği dava dilekçesinde ve aşamalarda, müvekkilinin 08.03.2009 tarihinde Fransız vatandaşı bir erkekle evlendiği için yasa gereği onun soyadını almak zorunda kaldığını, oysa, yüksek şehir plancısı bir iş kadını ve özel bir şirketin yönetim kurulu üyesi olarak, uzun yıllar kendi soyadı olan “T…” ile bilindiğini, bir çok ulusal ve uluslararası seminere bu soyadla katıldığını, ülkemizin imzaladığı uluslararası sözleşmeler ve Anayasanın 90/5 maddesinde gerçekleştirilen değişiklik sonucu, bu zorunluluk kalktığı için evlenmeden önceki soyadını kullanmak istediğini ileri sürerek, nüfus kaydındaki “Petit” olan soyadının kaldırılarak, kızlık soyadını kullanmaya izin verilmesini istemiştir.
Dava, kadının evlenmesine rağmen kızlık soyadını kullanabilmesine izin verilmesi istemine ilişkindir.
İç hukukumuza göre ad ve soyadın değiştirilmesi kişiye sıkı sıkıya bağlı haklardandır ve diğer nüfus kayıtlarındaki değişiklikler gibi hakim kararı ile gerçekleşir(Nüfus hizmetleri Kanunu’nun 35. ve devamı maddeleri).
Türk Medeni Kanunu’nun 27. maddesine göre, bekâr kadın soyadını, haklı sebeplerin varlığı halinde adın değiştirilmesi ile ilgili hükümlere göre değiştirebilir. Evliliğin boşanma ile sona ermesi durumunda boşanan kadın, evlenmeden önceki soyadını yeniden alabilir(m.173). Ancak, hakimden boşanmadan önceki soyadını taşımasına izin verilmesini de isteyebilir. Kadının, boşandığı kocasının soyadını kullanmakta yararı olduğunu ve bunun kocaya zarar vermeyeceği kanıtlaması halinde hakim kocasının soyadını taşımasına izin verir.
Evli kadının soyadı konusu ise TMK.nun 187. maddesinde düzenlenmiştir: “Kadın evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra Nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.” Buna göre yasa evli kadına iki seçenek sunmaktadır. Seçeneklerden birisi, kadının evlenmekle kocasının soyadını alacağına ilişkindir. İkincisi ise, evlendirme memuruna veya nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilmesine ilişkindir.
Yasanın emredici düzenlemesi karşısında, kadının evlenmesi halinde tek başına kızlık soyadını kullanabilmesi olanaksız gibi görünmektedir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi de 29 Ekim 1998 tarih esas 1997/61, karar 1998/59 sayılı kararında, önceki Medeni Kanun’un aynı içerikteki 153. maddesinin iptaline ilişkin istemi ret etmiştir. Gerekçeye göre, itiraz konusu, “Kadın evlenmekle kocasının soyadını alır.” kuralı kimi sosyal gerçeklerin doğurduğu zorunluluklardan ve yasa koyucunun yıllar boyu kökleşmiş bir geleneği kurumsallaştırmasından kaynaklanmaktadır. Aile hukuku öğretisinde de kadının erkeğe göre farklı yaratıldığı, zorunluluklar ve toplumsal gerçekler karşısında kadının korunması, aile bağların güçlendirilmesi, evlilik birliğinde düzen ve uyum sağlanması, aile içinde iki başlılığın önlenmesi gerektiği gibi görüşler bulunmaktadır. Aile birliğinin sağlanması için yasa koyucu eşlerden birisine öncelik tanımıştır. Kamu yararı, kamu düzeni ve kimi zorunluluklar, soyadının kocadan geçmesinin tercih nedeni olduğunu göstermektedir. Kaldı ki itiraz konusu kuralda aile isminin sadece erkeğin soyadına bağlanacağı öngörülmemekte, kadının başvurusu durumunda kocanın soyadı ile birlikte kızlık soyadını da kullanma olanağı bulunmaktadır.
Kadının evlenmekle kocasının soyadını almasının cinsiyet ayrımına dayanan bir farklılaşma yarattığı savı da yerinde değildir. Anayasanın 10. Maddesinde öngörülen eşitlik, herkesin her yönden aynı kurala bağlı olacağı anlamına gelmez. Kişilerin haklı bir nedene dayanarak değişik kurallara bağlı tutulmaları eşitlik kurallarına aykırılık oluşturmaz. Durum ve konumlarındaki özellikler kimi kişiler yada topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerekli kılabilir.”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, evli kadının, sadece kendi soyadını taşıma istemine ilişkin Türkiye’den yapılan başvuruya ilişkin olarak 16 Kasım 2004 tarihli kararı ise oldukça farklıdır: “Başvuran Ayşe Ünal Tekeli 1965 doğumlu bir Türk Vatandaşıdır ve İzmir’de yaşamaktadır. 25 Aralık 1990 tarihinde yaptığı evliliğin ardından, o dönemde halen stajyer avukat olan başvuran Türk Medeni Kanununun 153. Maddesi uyarınca eşinin soyadını almıştır. Meslek hayatında kızlık adıyla bilindiğinden, bu ismi yasalara göre aldığı soyadın önüne eklemeyi sürdürmüştür. Ancak resmi dosyalarda her iki ismi de kullanamamaktadır. 22 Şubat 1995′te Karşıyaka Asliye Mahkemesinde yalnızca kızlık soyadı “Ünal”ı kullanmasına izin verilmesi için dava açmıştır. Asliye Mahkemesi, 04 Nisan 1995 tarihinde Türk Medeni Kanununun 153. Maddesine göre evli kadınların evlilikleri süresince kocalarının ismini taşımalarının gerektiğini, gerekçe göstererek başvuranın istemini ret etmiş, karar 6 Haziran 1995′te Yargıtay tarafından onanmıştır. 14 Mayıs 1994′te Medeni Kanunun 153. Maddesinde yapılan değişikliklerden biri ile evli kadınlar, kızlık soyadlarını eşlerin soyadlarının önüne ekleyebilme olanağını kazanmıştır. Başvuran, söz konusu değişikliğin kendisinin soyadı olarak yalnızca kızlık adını kullanabilme yönündeki isteğini karşılamadığını düşündüğü için bu olasılıktan yararlanmamıştır. 22 Kasım 2001′de yürürlüğe giren yeni Medeni Kanunu’nun 187. maddesi eski 153. madde ile aynı hükümleri taşımaktadır. 153. maddede yapılan değişiklikten sonra bu hükmün Anayasaya uygun olmadığı iddiasıyla yapılan başvuru ise Anayasa mahkemesi tarafından ret edilmiştir. … Avrupa Konseyine üye sözleşmeci devletler arasında eşlerin aile adının eşit bir durumda seçmeleri lehinde bir konsensüs de doğmuştur. Çift, başka türlü karar vermiş olsa bile kocanın soyadının çiftin soyadı olarak kullanılmasındaki yasal zorunluluk ve böylece kadının evlenmekle otomatik olarak kendi soyadını yitirdiği tek üye devletin Türkiye olduğu görülmektedir. … Türk Hükumetinin aileye kocanın soyadının verilmesini, aile birliğinin ifade edilmesi için düzenlenmiş bir gelenekten doğduğuna ilişkin argümanına/gerekçesine gelince mahkeme, aynı ada sahip olmanın kesin bir faktör olmadığı düşüncesindedir. Ayrıca Avrupa’daki diğer yasal sistemler tarafından benimsenen çözümle de onaylandığı gibi evli bir çiftin ortak bir aile adını taşımayı seçmediği yerde de aile birliği korunabilir ve sağlamlaştırılabilir. … Sonuç olarak mahkeme farklı muamele konusunda 8. Maddeye bağlı olarak 14. maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir. (Ünal Tekeli / Türkiye Davası, 29865/96, Strazburg, 16 KASIM 2004)
Avrupa Birliği Ülkelerinin tamamında kadının soyadı evlenmekle değişmemektedir, eşler dilerse birisinin ( kadın veya erkeğin) soyadını “aile adı” olarak seçebilmektedir. Çocuk da ya bu aile soyadını ya da babanın soyadını taşımaktadır. (Özdamar, Demet; Cedaw Sözleşmesi, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2009 s.339.)
Anayasa Mahkemesi’nin 1998 tarihindeki ret kararından sonra, on yıllık süre, dava tarihi itibariyle dolmuştur. Esasen Medeni Kanun’un toptan değiştiği anımsandığında, 187. maddenin Anayasaya aykırılığını ileri sürmek için herhangi bir zaman kısıtlaması yoktur. Üstelik temel yasalarda ve Anayasada, kadına yönelik olumsuz ayrımcılığın önlenmesi için etkili değişiklik ve düzenlemeler yapılmıştır. Örneğin, Anayasanın 10. maddesine 2004 yılında “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” hükmü, 07.05.2004 gün ve 5170 sayılı yasanın 1.maddesiyle eklenmiştir; (Resmi Gazete: 22.05.2004, 25469)
41. maddenin 1. fıkrasındaki “Aile, Türk toplumunun temelidir.” hükmüne “ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” ibaresi, 4709 sayılı yasanın 17. maddesi ile eklenmiştir.
Anayasanın 90. maddesi de değiştirilerek 5 fıkraya: “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletler arası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeni ile çıkabilecek uyuşmazlıklar da milletler arası Antlaşma hükümleri esas alınır.” düzenlemesi getirilmiştir.
Hukuk Usulü ve Ceza Usulü yasalarında yapılan değişikliklerle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının ulusal mahkemeler açısından yargılamanın yenilenmesi sebebi olacağı kabul edilmiştir.
Öte yandan Türkiye’nin 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladığı ve 04.06.2003 tarihinde onayladığı, Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 23/4. maddesine göre taraf devletler, eşlerin evlenirken, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hak ve sorumluluklara sahip olmalarını sağlamak için gerekli tedbirleri alacaktır.
Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme’ (Cedav) nin 1 (g ) bendi de şu şekildedir:
“Taraf devletler kadınlara karşı evlilik ve aile ilişkileri konusunda ayrımı önlemek için gerekli bütün önlemleri alacaklar ve özellikle kadın-erkek eşitliğine dayanılarak kadınlara aşağıdaki hakları sağlayacaklardır:
( g ) Aile adı, meslek ve iş seçimi dahil her iki eş (kadın-erkek) için geçerli, eşit kişisel haklar,”
Türkiye’nin çekincesiz olarak imzaladığı her iki sözleşme kuralları yanında, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 05 Şubat 1985 tarihli 2 sayılı Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 28 Nisan 1995 tarihli 1271 sayılı Tavsiye Kararı ve Avrupa Yasal İşbirliği Komitesi’nce de üye ülkelere “Evlilikte ortak bir soyadının seçiminde eşler arasında tam bir eşitlik sağlanması” tavsiye edilmiştir.
Türkiye, yakın dönemde imzaladığı uluslararası sözleşmeler ve iş birliği içerisinde olduğu uluslararası kuruluşların tavsiyeleri doğrultusunda yasalarında, kadına karşı ayrımcılık içeren bir çok düzenlemeyi kaldırmış, kadın ve erkek arasında yasalar önünde eşitliğin sağlanması açısından çok önemli adımları atmış olmasına karşın, evli kadının evlenmeden önceki soyadını kullanma isteğini engelleyen TMK. nun 187. maddesi halen yürürlüktedir.
Oysa Anayasanın 5. maddesine göre devletin temel amaç ve görevlerinden biri kişilerin refah, huzur ve mutluluğunu sınırlayan engelleri kaldırmaktır. Bu doğrultuda 10. maddenin 2. fıkrası uyarınca, Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliği yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” O halde somut olayda uygulanması gereken TMK nun 187. maddesi, kadın ve erkek arasındaki anayasa uyarınca sağlanması gereken eşitliğe aykırı biçimde sadece kadının evlenmekle eşinin soyadını alacağını ön gördüğünden, 5. maddeye ve eşitlik ilkesini düzenleyen 10. maddenin 2. fıkrasına aykırıdır.
Anayasanın 12 maddesi uyarınca, “Herkes kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.” Kişinin soyadını, evlense dahi koruyup kullanabilme hakkı, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez ve vazgeçilmez temel hak olduğundan, kadının evlenmekle eşinin soyadını alma zorunluluğunu düzenleyen TMK nun 187. madde, Anayasanın 12. Maddesine de aykırıdır.
Anayasanın 17. maddesi uyarınca, “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” Kişinin var olan soyadını, evlense dahi sürdürebilme hakkının manevi varlığı içerisinde olduğunda kuşku yoktur. Öyle ise, evlenmekle kocanın soyadının alınacağına ilişkin TMK 187. maddedeki düzenleme, Anayasanın 17. maddesindeki kişinin manevi varlığını koruma ilkesine aykırıdır.
Anayasanın 41. maddesi uyarınca, “Aile Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” TMK nun 187. maddesindeki “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır.” şeklindeki düzenlemenin eşler arasındaki eşitlik ilkesini düzenleyen Anayasanın 41. maddesine aykırılığı tartışmasızdır.
O halde, kadının evlenmekle kızlık soyadını tek başına kullanabilmesini engelleyen TMK. nun 187. maddesi iptali, “… İnsan topluluğu kadın ve erkekten oluşur. Kabilmidir ki bunun birini ilerletelim, ötekini ihmal edelim de topluluğun bütünü ilerleyebilsin!” diyen, Aziz Atatürk’e karşı bir borç ve Türk kadınının, erkek ile eşit konumda olabilmesi için ulusal ve uluslararası mevzuat açısından bir zorunluluktur.
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Davanın çözümü için uygulanması gerekebilecek olan TMK nun 187. Maddesinin “Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra Nüfus idaresinin yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadını önünde önceki soyadını da kullanabilir” şeklindeki düzenlemesinin Anayasanın kanun önünde eşitlik başlıklı 10.maddesine, temel hak ve hürriyetleri niteliği başlıklı 12. maddesine, kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı başlıklı 17.maddesi ile Ailenin Korunması başlıklı 41. Maddesi ve ülkemizin imzaladığı başta Cedav ile Ekonomik ve Sosyal Haklar bildirgesi gibi Uluslararası Sözleşmelere aykırı olduğu düşünüldüğünden iptali için Anayasa mahkemesine başvurulmasına, yasa gereği beş ay sonra Anayasa Mahkemesinden herhangi bir kararın çıkmaması durumunda yürürlükteki kurallar uyarınca davanın karara bağlanmasına,
Duruşmanın bu nedenlerle, 08. Eylül 2010 günü saat 09.15 bırakılmasına karar verildi.15/03/2010
Katip 46946 Hakim 26084
——————
İlişkili Kavramlar: Kadın Hakları Haberleri
7 Mart 2010 ·
KAHDEM 8 MART 2010 AÇIKLAMASI
Bugün hâlâ kadınlar Türkiye’de aile yaşamında, çalışma yaşamında, siyasete katılımda ayrımcılığa maruz kalmaktadır. Taraf Olduğumuz Kadınlara karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesinde güvenceye alınan hakların ihlali niteliğindeki ayımcılıklara bir kez daha dikkat çekerek ,hükümeti ve tüm kurum ve kuruluşları sözleşme hükümlerine uygun davranmaya davet ediyoruz.
YASAL,YARGISAL VE EYLEMLİ AYRIMCILIKLAR DEVAM EDİYOR
1-Türk Medeni Kanunu’na göre on yedi yaşındaki bireyler yasal temsilcilerinin izni ile evlenebilirken on altı yaşındaki bireyler yargıcın izni ile evlenebilmektedir. Bu yasal düzenleme açıkça CEDAW’a aykırı düşmektedir. 16 yaşındaki kız çocukları okutulmak yerine genelde ekonomik nedenlerle aile baskısıyla evlenmeye zorlanmaktadır. Erken evlendirmeye izin veren düzenlemenin mağduru kız çocukları olmaktadır, İzni isteyenler, evlenmeye karar verenler çocuklar değil onları zorlayan, baskı altına alan anne babalardır.
2-Ailenin Korunmasına Dair Kanunun salt sözel yorumu sonucunda evli olmayan ve boşanmış kadınlar şiddetten bu yasaya göre korunamamaktadır, çıkarılan yönetmeliğin şiddetin belgelenmesine gerek olmadığını öngören altıncı maddesine karşın darp raporu gösterilmeden önlem kararı verilmemektedir. Savcılık ve kolluk gücü, kararların uygulanmasını izleme konusunda çok yetersizdir. Mesai saatleri dışında önlem kararı alınamamaktadır, bu da şiddetle etkili savaşımın önünde bir engeldir
3- Ayrıca aile adında kadına karşı ayrımcılık hem yasal düzenlemeler hem de yargı kararları (Anayasa Mahkemesi’nin yasal düzenlemelerin iptali istemlerini ret kararları[1]) ile sürmektedir. Kadına evlendiği kişinin soyadını alması dayatılmakta ve eşlere bu konuda ikinci bir seçenek tanınmamaktadır. Çocuğun soyadını belirlemede de kadına karşı ayrımcılık sürmektedir. Çocuğun soyadının babasının soyadı olması dışında bir olanak bulunmamaktadır.
4- Türkiye’de evli kadınlar kürtaj olabilmek için Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 24. maddesine göre eşinin rızasını almak zorundadır. Kadının kendi bedeni üzerindeki kişiliğe sıkı sıkıya bağlı haklar eşinin rızasına bağlanarak yasal düzlemde kadına karşı ayrımcılık uygulanmaktadır.
5- Boşanan bir kadın bir başkasıyla evlenmek isterse Türk Medeni Kanunu’nun 132. maddesine göre 300 gün beklemek ya da gebe olmadığını belgelemek zorunda bırakılmaktadır. Bugünün olanakları karşısında soybağının karışması gibi bir olasılık bulunmadığı halde kadına yapılan bu dayatma da kadına karşı açık bir ayrımcılıktır.
6-Eşlerin evlilik birliği içinde yaptığı katkıları da ekonomik değer kabul eden edinilmiş mallara katılma rejimi, 1 Ocak 2002’den itibaren edinilmiş mallar için yürürlükte kabul edilmektedir. Bu durumda haksız bir eşitsizlik meydana gelmektedir.
7-Sığınmaevleri hem nicelik hem de nitelik bakımından çok yetersizdir, güvenlik önlemleri zayıftır. Kamu görevlilerinin aile içi şiddet karşısındaki tutumu yeterince caydırıcı değildir.haksız tahrik uygulaması devam etmekte ve namus savunması yasalardan çıkartılmamaktadır.
8- Türk Ceza Kanunu’da töre saikiyle öldürmenin ağırlaştırıcı bir neden olarak kabul edilmesine karşın bu cinayetlere karşı hiç önlem alınmamıştır. Kız çocukları cezadan kaçabilmek amacıyla intihara yönlendirilmekte, dahası zorla intihar ettirilmektedir.
9-Siyasete katılımda eşit temsil uygulanmamaktadır, sayısal veriler kadının siyaset yaşamına daha az katıldığı, kadının karar alma mekanizmalarında yeterince temsil edilmediğini açıkça göstermektedir.
Yasal, yargısal ve eylemli ayrımcılıklar, yaşamın her alanında varlığını sürdürmektedir. Ayrımcılığın sona ermesi, ayrımcılık içermeyen yasal düzenlemeler temelinde içten, kararlı bir siyasi irade ve ayrımcılığa karşı duran kişi ve kuruluşların işbirliği ile olanaklıdır.
Ayrımcılığa Hayır
Kadınlara Hukuki Destek Merkezi
İlişkili Kavramlar: Basın Açıklamaları
7 Mart 2010 ·
Aile İçi Şiddete Son Konferansı - İstanbul
İstanbul: “Aile İçi Şiddete Son!” konferansı
Hürriyet gazetesinin Aile İçi Şiddete Son Kampanyası çerçevesinde düzenlenen konferansların dördüncüsü, 8 Mart 2010 Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde İstanbul’da yapılacak.
Konferansta bu yıl “Nasıl yol alabiliriz?” sorusunu sorduruyor. Yanıtları ise aile içi şiddet üzerine çalışan kişi ve kuruluşlar verecek.
Tarih: 8 Mart 2010
Yer: Lütfi Kırdar Kongre Merkezi
Saat: 09.00-16.00
09.00-09.30 Kayıt
09.30-10.30 Açış Konuşmaları
Vuslat Doğan Sabancı/Hürriyet İcra Kurulu Başkanı
Selma Aliye Kavaf/Devlet Bakanı
10.30-11.30
Çıkış Noktası: Kadına yönelik şiddetle mücadelede ne durumdayız?
Batı nasıl savaşıyor, Türkiye ne durumda?
Meltem Ağduk, BM Nüfus Fonu Toplumsal Cinsiyet Program Koordinatörü
Yasalar ne diyor, uygulama nasıl?
Habibe Yılmaz Kayar, Avukat, Kadınlara Hukuki Destek Merkezi (KAHDEM) Başkanı
Kahve Arası 11.30- 11.45
11.45-13.00 Panel
Sığınma evleri gerçeği
Dilsaz Padar, Kadıköy Belediyesi Kadın Çalışmaları Koordinasyon Merkezi Sorumlusu
Av. Esra Baş, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı
Önal İnaltekin, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu İstanbul İl Müdürü
13.00-14.00 Yemek Arası
14.00-16.00 Panel
Şiddetle mücadelede devletin tutumu
Şiddete karşı kurumlararası işbirliği
Neşe Hacısalihoğlu, Hürriyet Aile İçi Şiddete Son Kampanya Koordinatörü
Başardıklarımız ve henüz başaramadıklarımız
Vildan Yirmibeşoğlu, Avukat, İstanbul Valiliği İnsan Hakları Masası Başkanı
Koruma Emri nasıl - ne kadar uygulanıyor?
Eray Karınca, Aile Hakimi
Koruma ve önlemede Sosyal Hizmetler nerede?
İsmail Barış, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürü
İlişkili Kavramlar: Basın Açıklamaları
15 Aralık 2009 ·
Konferans:
Şiddetin Ev Hali
Kadına Yönelik Şiddet ve Ayrımcılık
Sunum Fatma Mefkure Budak
(Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı) :
Dilsaz Padar (Kadıköy Belediyesi)
Neşe Haçısalihoğlu (Aile İçi Şiddete Son Kampanyası)
Av. Vildan Yirmibeşoğlu (İstanbul Valiliği)
Av. Habibe Yılmaz Kayar (KAHDEM Derneği)
17 Aralık 2009
İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi
Toplantı Salonu
15.00
İlişkili Kavramlar: Kadınlara hukuki destek
8 Aralık 2009 ·
8 KASIM -8 ARALIK 2009 THS KAHDEM VERİLERİ
Konu Başlıklarının Toplam Okuyucu Sayısı: 7.538.176
Yeni Okuyucu Sayısı:334.853
Önceki Aya Göre Artış:% 4.6
Günde:11.161
Saatte :465
Dakikada:7.7 konu başlığı okundu.
Toplam Konu Sayısı :1719
Yanıt Mesaj Sayısı:3758
Soru ve Yanıt Mesaj Toplamı:5477
Destek veren ve emeği geçen herkese teşekkürlerimizle
http://www.turkhukuksitesi.com/forumdisplay.php?f=78
İlişkili Kavramlar: Güncel Hukuki Destek
24 Kasım 2009 ·
KADINLAR HER SAAT ŞİDDET GÖRÜYOR;
AMAAİLE MAHKEMELERİ MESAİ SAATLERİ DIŞINDA ÇALIŞMIYOR!
KAHDEM olarak, bu yılki 25 Kasım 2009 Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Gününde, Aile Mahkemelerinin mevcut işleyişindeki sorunlara dikkat çekmek ve alınabilecek önlemler konusunu tartışmaya açmak istiyoruz.
Bilindiği gibi, yasalarımızda tanımlanmış veya onun dışında muhtemel şiddetten korunmak için, ister ihbarla, ister savcılık aracılığı ile veya doğrudan şahsi başvuru yapıldığında koruma kararı verebilen tek görevli yer Aile Mahkemeleridir.
Şiddetin önlenmesi ve mağdurun korunması için bu kadar önemli konuma sahip olan Aile Mahkemeleri ise, yasayla kendilerine yüklenen görevleri, şiddetin bütüncül olarak değerlendirilmemesi ve eksik düzenleme sebebi ile gereği gibi yerine getirememektedir.
Örneğin:1.SORUN: Şiddetin daha çok yaşanabildiği gece ve hafta sonlarında, koruma kararı verecek olan Aile Mahkemeleri kapalıdır. Yani mesai saatleri dışında kadınlar, şiddetten korunma olanağından yoksundur. Bu durum, şiddet uygulayan aile bireyi için suç işlemeye teşvik edici nitelikte olup, mağdurlar içinse yasa uygulayıcı tarafından şiddete maruz kalmaktan korunmanın mümkün olmaması ve mesai saatleri dışında şiddete boyun eğme ile sonuçlanmaktadır.
1.ÇÖZÜM ÖNERİSİ : Bu çok önemli sorunun çözümü için, mesai saatleri dışında, gece ve hafta sonu süresince koruma kararı verilmesini sağlayacak bir yeni işleyişin planlanması kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Bunun için,
a) Kadınların insan hakları ve konuyla ilgili uluslararası sözleşme , standartlar ve kadına yönelik şiddet konusunda tüm savcıların eğitimden geçirilmesini,
b) Nöbetçi savcıların koruma kararı verebilmesi için yasal düzenleme yapılmasını,
c) Kolluk güçlerine yapılan başvurunun veya ihbarın savcılığa hemen bildirilmesi üzerine gerekli koruma kararlarının savcılıkça hemen alınmasını,
d) Savcılığın vereceği koruma kararının kolluk gücüne beklemeksizin bildirilmesini ve hatta bu koruma kararının şiddet uygulayana tebliğ edilerek ihtarın kapsamının açıklanmasını,
e) Kolluk gücünün, koruma kararının uygulanması için gerekli izleme görevine derhal başlamasını, savcılıkça verilen kararların, takip eden ilk iş gününde Aile Mahkemesinin onayına sunulmasını öneriyoruz.2.SORUN: Mesai saatlerinde şiddetten korunmak için doğrudan Aile Mahkemelerinde dava açan kadınların başvuruları, tevzi bürosunda bekletilmekte ve dosyalar ertesi günü mahkemeye gönderilmektedir. Bu durum, zamanında ve etkin karar almayı engellemekte ve koruma kararlarının derhal verilmesi ilkesini açıkça ihlal etmektedir.
2.ÇÖZÜM ÖNERİSİ: Mesai saatlerinde şahsen Aile Mahkemesine yapılan başvuruların hiç beklemeksizin, aynı gün ve saatte ilgili mahkemeye dağıtılması için gerekli düzenleme yapılmalıdır.
Bu işleyiş, koruma için başvuran kadının ve varsa tanığın hemen dinlenmesine olanak sağlayacağı gibi, beklemeden oluşturulacak koruma kararının bir örneğinin kadına verilmesi ile kararın kapsamının kadın tarafından hemen öğrenilmesine olanak sağlayacaktır.KAHDEM olarak kadınların ve çocukların şiddetten korunmasında etkin işleyişi sağlayıcı önlemleri almanın hükümetlerin sorumluluğunda olduğunu bir kez daha hatırlatıyor ve hükümeti gerekli yasal düzenlemeler için beklemeden harekete geçmeye davet ediyoruz.
Kadınlara Hukuki Destek Merkezi Derneği
Yönetim Kurulu
İlişkili Kavramlar: Basın Açıklamaları
15 Kasım 2009 ·
HUKUKİ DESTEK TOPLANTISI DUYURUSU
Düzenleyen:KAHDEM
Konu:Kadın Hakları ve Aile Hukuku
(Kadına Yönelik Şiddet, Koruma Kararları, Cinsel Suçlar,Boşanma
Nafaka,Tazminat,Aile Konutu Mal rejimi,Velayet,Nafakanın İcrası,Soyadı vb.)
Toplantı Yeri :Sirkecide İKAM Toplantı salonu(Sirkeci tren istasyonuna yaklaşık 50 m)
Toplantı tarihi:21 Kasım 2009 Cumartesi saat 13.00-16.00
Toplantıya katılmak isteyenlerin
kahdem@gmail.com
adresine mail ile bildirmelerini rica ediyoruz.
Katılacaklara mail yolu ile diğer ayrıntılar bildirilecektir.
Katılım ücretsizdir.Toplantı tüm kadınlara açıktır
Davetlisiniz
Saygılarımızla
KAHDEM
İlişkili Kavramlar: Güncel Hukuki Destek
15 Ağustos 2009 ·
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2006/3284
K. 2006/10109
T. 26.6.2006
• AİLE KONUTU OLDUĞUNUN TESPİTİ ( Aile Mahkemesinin Görevine Girdiği - Özgülenme Görevi İse Sulh Hukuk Mahkemesine Ait Olduğu )
• GÖREV ( Aile Konutu Olup Olmadığının Tesbiti Aile Mahkemesinin Görevine Girdiği - Özgülenme Görevi İse Sulh Hukuk Mahkemesine Ait Olduğu )
• ÖZGÜLEME GÖREVİ ( Aile Konutunun - Sulh Hukuk Mahkemesinin Görevli Olduğu )
• TEFRİK KARARI ( Mahkemece Özgülenme Konusunda Tefrik Kararı Verilerek Bu Taleple İlgili İstemin Sulh Hukuk Mahkemesine Gönderilmesi Aile Konutu İle İlgili İstemin Tesbiti Konusunda Taraflara Delillerinin Dinlenmesi Gerektiği )
ÖZET : Dava Türk Medeni Kanunun 240. madde ve 652. maddesinden kaynaklanmaktadır. Aile konutu olup olmadığının tesbiti, Aile Mahkemesinin görevine, özgülenme görevi ise Sulh Hukuk Mahkemesine aittir. O halde, mahkemece özgülenme konusunda tefrik kararı verilerek bu taleple ilgili istemin Sulh Hukuk Mahkemesine gönderilmesi, aile konutu ile ilgili istemin tesbiti konusunda taraflara delillerinin sorulup toplanması değerlendirilmesi ve sonucu itibariyle karar verilmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Dava Türk Medeni Kanunun 240 ıncı madde ve 652 nci maddesinden kaynaklanmaktadır.
Aile konutu olup olmadığının tesbiti ( TMK.mad.240 ) Aile Mahkemesinin görevine, özgülenme görevi ise ( TMK.mad.652 ) Sulh Hukuk Mahkemesine aittir. O halde, mahkemece özgülenme konusunda tefrik kararı verilerek bu taleple ilgili istemin Sulh Hukuk Mahkemesine gönderilmesi, aile konutu ile ilgili istemin tesbiti konusunda taraflara delillerinin sorulup toplanması değerlendirilmesi ve sonucu itibariyle karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde aile konutunun tesbiti konusunda da görevsizlik kararı verilmesi doğru olmamıştır.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün açıklanan nedenle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 26.06.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Kazancı
İlişkili Kavramlar: Aile Hukuku-Yargıtay Kararları · Aile Konutu